İnsanlığın çukurunda rövaşata
Cumhuriyetin 100. yılıydı, Galatasaray ve Fenerbahçe’nin Süper Kupa karşılaşmasının Suudi Arabistan’da oynanmasına karar verdiler. Sultanatı ve hilafeti alaşağı eden Cumhuriyet adına düzenlenen organizasyon için o Sultanın topraklarında filizlenen çakma bir krallığın topraklarını uygun görmüşlerdi. Bu vesileyle Cumhuriyetin ölüsünü tokatlamak istedikleri tartışmasızdır.
Fakat karşılaşmadan önce kan uyuşmazlığı başgösterdi. Suudiler oyuncuların Mustafa Kemal ve Cumhuriyet temalı tişörtlerle sahaya çıkmasını istemiyordu. Kriz çıktı, maç iptal edildi, takımlar Türkiye’ye geri döndü. İnançları veya mezhepleri tişörtlerde portre olmasına engeldi, öyle açıkladılar. Ayrıca “yurtta sulh, cihanda sulh” yazılı pankartlar Suudilerin Siyonistlerin icra ettikleri Filistin soykırımında taraf gibi görünmesine yol açabilirdi. İsrail’in üzülmesini istemiyorlardı. Fakat bu tartışma yaşanırken olayın gerçekleştiği statta devasa bir Ronaldo pankartı sallanıyordu. Tepkileri Mustafa Kemal’in portresineydi.
Suudilerde de inançlarında da bir sorun yok, zaten ne olduğu biliniyor. Sorun Suudi hayranı AKP iktidarında. Bu nevzuhur, yeni icat, Osmanlı sempatizanları hayallerinin dinle gerçekleşeceğine inanıyor. O dinin tapusu da Suudilerde. Üstelik dini tapulamakla kalmadılar, altlarından petrol de çıktı, dinleri gani petrodolarları sınırsız. Haliyle etraflarında bir Sünni ittifak kurmak, topraklarını çulsuz Yemenlilerin saldırılarından korumak şart. Üstelik bu kirli ittifakı meşruiyet halesine büründürmek te kolay; yandaş gazetelerin "Mekke’yi korumaya gidiyoruz", "Kâbe’yi yine biz savunacağız" diye böğürmeleri bundan. Halbuki savundukları tek şey petrodolarlar, İsrail ve ABD çıkarları. Suudi topraklarında petrodolarsız inanç olmaz, yeşermez, imkansızdır.
Nedir Suudi inancı? Petrol ve Muhammed ibn el-Vahhab…
Yıl 1744. Reformist din âlimi Vahhab, hedeflerine ulaşmak için güçlü bir kabile lideri olan Muhammed bin Suud'un himayesine ihtiyaç duyuyor. Anlaşıyorlar. İttifaktan her iki taraf da fayda sağlıyor. Vahhab inancını yayıyor, Suud da etki alanını genişletiyor. Vahhabilik böyle ortaya çıkıyor. Esası “sade” bir çöl İslamı'dır.
Alim var, kabile var, yeterli buluyorlar, Muhammed Bin Suud o yıl Suud devletini ilan ediyor. Sonra Yemen’e, Umman’a, Suriye ve Irak’a saldırılar düzenliyor. Sebep? Din tabii ki. Abdül Vahab “çapul nerde olsa alınız” buyuruyor, dinin gereğidir, yağmalamak şarttır. Bugün dünyanın başına bela olan Vahabilik o günlerin bakiyesidir.
1765’te ailenin başına Abdülaziz geçiyor. 1802’te 10 bin çapulcusuyla Şiilerce kutsal sayılan Kerbela şehrine saldırıyor; Hüseyin’in türbesini tahrip ediyor, iki bin kişiyi öldürüyor, şehri yağmalıyor. Kerbela saldırısı Osmanlıları ve Mısırlıları uyandırıyor fakat. Hırslı Abdülaziz’in ipi 1803’te çekiliyor, Osmanlı-Mısır ordusu Suudi topraklarına el koyuyor. Direnmeye çalışan ailenin reisi Abdullah Bin Suud kısa zamanda yakalanıyor, İstanbul’a gönderilip idam ediliyor.
Mısırlıların elinden kurtulmayı başaran torun Türki Bin Abdullah, 1818’de başkenti Riyad olan yeni bir Suud Devleti kuruyor. Türki, kuzeni Mishari Bin Abdülrahman tarafından 1834 yılında öldürülüyor. Kuzen........
