Avrupa’da uyanan sınıf bilinci
Avrupa’da halk direnişleri gerçekte uzun yıllardır sürüyor. Kimi zaman Balkanlar’da patlak veriyor kimi zaman Batı Avrupa’da. Yalnız son dönemde bir yoğunlaşma ve örtüşme olgusuna tanık oluyoruz.
Farklı ülkelerde çok farklı sebeplerle başlayan direniş ve gösterilerde zaman içinde ortak sloganlara ve taleplere ulaşıldığını görüyoruz. Bu ne tesadüf ne de kukuletalı adamların perde gerisinde hazırlayıp sahneye sürdükleri şeytani bir planın sonucu.
Kuduran kapitalizmin gelinen aşamada teknoloji tekellerinin iplerini çektiği bir diktatörlüğe dönüştüğü, bilginin ve haberin kitlelerin aklına ve vicdanına yönelmiş bir silah olarak kullanıldığı yadsınamaz. Halkları kötürümleştirerek rıza ve itaat üretme araçları arasında en etkililerinden biri bu.
Burjuva diktatörlüğü kurumsal şiddetin ve kolluk aracılığıyla uyguladığı fiziksel şiddetin yanında düşünsel bir şiddet türünü de iletişim teknolojileri üzerindeki tekelinden faydalanarak devreye sokuyor.
Çok teorik mi gittik? Somutlaştıralım. Avrupa’da 1980’lerde başlayan ama 1991’den sonra hızlanan halkları yoksullaştırarak sermayeye ilave kaynak yaratma stratejisi kılıflara ihtiyaç duyduğunda basılan düğmelerden biri göçmen meselesiydi.
II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da fikri ve fiili planda çok güçlü ve meşru görünen sosyalizm talebine karşı bir tür imdat freni olarak kurulan Refah Devleti veya Sosyal Devlet 1991 sonrası sermaye iktidarları bakımından katlanılması gereksiz bir yük haline geldi. Dünyanın ekonomik dengeleri değişiyordu. Küresel ekonomik odak, özellikle de üretim bağlamında Asya’ya kaymıştı ve kâr hadleri düşen Avrupa sermayesinin rekabet gücü eriyordu. Böyle bir durumda akla ilk gelen telafi mekanizması emekçilerin soluk almasını ve davulcuya zurnacıya (sosyalizm ve komünizm olarak okuyun) kaçmamasını sağlayan Sosyal Devletin tasfiyesiydi.
Fransa’da ve birçok başka ülkede ana akım durumundaki liberal iktisatçılar “çok fazla harcama yapıyoruz, borçlanıyoruz” yakınmaları eşliğinde, hatalı ve masraflı olarak niteledikleri sosyal devlet uygulamalarını eleştirilerinin odak noktasına yerleştirdiler. Peki ne olmuştu da, nüfus artışı ihmal edilebilir düzeyde kalan bu ülkelerde sosyal harcamalar bu kadar artmış, devlet bu yüzden borçlanmaya gitmek zorunda kalmıştı. Savaş sonrası Avrupa’nın kalkınmasını sırtlayan ve artık emekli olan Avrupalı emekçilere “size artık pek para vermek istemiyoruz” demek siyaseten riskli olduğu için aynı kalkınma sürecinde payı olan göçmenlerin hedef gösterilmesi yoluna gidildi. Dayatılan söyleme göre, çok “fazla” göçmen vardı ve bu yüzden devletin parası sosyal harcamalara yetmiyordu.
Oysa en azından Fransa’da göçün, göçmenliğin tarihi çok gerilere gidiyor. Bunun temel sebebi de sömürgecilik. Siz gidip bir ülkeyi işgal ediyor, kaynaklarını yağmalıyor, dilini kültürünü eritip kendinizinkini dayatıyorsanız bunun elbet bir bedeli oluyor. Yaşanmaz hale getirdiğiniz ülkelerden kaçanların ilk adresi siz oluyorsunuz. Uzatmayalım, Fransa’da sömürgecilik kaynaklı göçmenlik olgusu 100........
