Mete Kaan Kaynar yazdı | Okullar açılırken – II: Kamusal eğitim ne işe yarar?
Son güncelleme: 14 Eylül 2026 -
Mete Kaan Kaynar yazdı | Okullar açılırken – II: Kamusal eğitim ne işe yarar?
14 Eylül 2026 Pazartesi
Tercih edilen kaynak olarak ekle
İlk bölümde, dünkü yazımda, Türkiye’nin azalan çocuk nüfusuna, okullaşma ve tamamlama oranlarındaki iyileşmeye, eğitimin giderek satın alınabilir bir alana dönüşmesine ve çocuk yoksulluğunun boyutuna bakmıştık. Şimdi asıl meseleye geçebiliriz: Okul, çocuğun ailesinden devraldığı eşitsizliği telafi edebiliyor mu?
Tam da burada kamusal eğitimin anlamı ortaya çıkıyor. Kamusal eğitim yalnız devletin okul binası yapması, öğretmen ataması ve çocuğun adını e-Okul’a kaydetmesi değildir. Asıl işlevi, çocuğun ailesinin satın alamadığı eğitim imkânlarını kamusal olarak sağlamak; ailesinin gelirinin, oturduğu mahallenin ve ebeveynlerinin eğitim düzeyinin onun geleceğini belirleme gücünü azaltmaktır. Başka bir ifadeyle iyi bir kamusal eğitim sistemi, doğduğumuz evle varacağımız yer arasındaki bağı mümkün olduğunca gevşetmek zorundadır.
Türkiye’nin son yirmi yılına bu açıdan bakıldığında tuhaf bir ikilik görülüyor. Bir taraftan daha fazla çocuk daha uzun süre eğitim sisteminde kalıyor. Lise tamamlama oranındaki yükseliş bunun açık göstergesi. Öte taraftan eğitim, ailelerin gelirlerine göre satın alabildikleri ek imkânlarla giderek daha fazla desteklenen bir alana dönüşüyor. 2006–2007’de her yüz öğrenciden yaklaşık iki buçuğu özel okuldayken bugün dokuzundan fazlasının özel okullarda bulunması bu dönüşümün yalnız bir parçası.
Özel okul öğrencilerinin oranındaki son iki yıllık küçük gerileme de burada ayrıca anlamlı olabilir. 2022–2023’te %9,52’ye ulaşan oran 2024–2025’te %9,11’e düştü. Bu gerilemenin nedenini yalnız bu veriden çıkarmak mümkün değil. Demografik daralma, özel okul ücretlerindeki yükseliş, hane gelirlerindeki değişim ve başka etkenler birlikte rol oynuyor olabilir. Dolayısıyla kesin bir neden-sonuç ilişkisi kurmamak gerekir. Fakat bir şey açık: Türkiye’de özel eğitim yirmi yıl önceki marjinal konumundan çıkmış, eğitim sisteminin kalıcı unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Burada bir başka soruya geliyoruz: Devlet eğitime ne kadar para harcıyor? Bu sorunun cevabı da ilk bakışta sanıldığı kadar basit değil.
TÜİK’e göre Türkiye’de toplam eğitim harcaması 2024 yılında 2 trilyon 200 milyar 338 milyon liraya ulaştı. Bir önceki yıla göre nominal artış ”,6. Fakat yüksek enflasyon ortamında nominal TL tutarlarını karşılaştırmak fazla anlamlı değil. Daha sağlıklı gösterge, harcamanın millî gelir içindeki payı. Toplam eğitim harcamalarının GSYH’ye oranı 2023’te %4,2 iken 2024’te %4,9’a, devlet eğitim harcamalarının payı ise %3,5’ten %4,0’a yükseldi. Öğrenci başına toplam eğitim harcaması da 2024’te 100 bin 307 TL olarak hesaplandı. Bu rakam ancak uluslararası ölçekte anlam kazanıyor. Kamu harcamasına bakıldığında, OECD’nin 2025 verilerine göre ilkokuldan ortaöğretime kadar öğrenci başına yapılan kamu harcaması Türkiye’de 3.374 dolar, OECD ortalamasında 12.438 dolar. Üstelik toplam eğitim harcamasının GSYH içindeki payı %4,9 iken devletin payının %4,0’da kalması, aradaki farkın ağırlıkla hanelerin cebinden çıktığını gösteriyor.1
Dolayısıyla burada da kolaycı bir devlet eğitime hiç para harcamıyor cümlesi gerçeği açıklamıyor. Devlet çok büyük bir eğitim sistemi finanse ediyor ve millî gelirden eğitime ayrılan kamu kaynağı 2024’te bir önceki yıla göre artmış durumda.
Fakat asıl soru zaten para harcanıp harcanmadığı değil. Ne kadar harcandığı, nereye harcandığı, hangi çocuğa ne kadar ulaştığı ve bu harcamanın çocukların ailelerinden getirdikleri eşitsizlikleri ne ölçüde telafi edebildiğidir. İşte eğitim politikasının gerçek bilançosu burada tutulmalı.
Peki çocuklar ne öğreniyor?
Buraya kadar daha çok eğitimin nicelikleri üzerinden gittik. Kaç çocuğun okula gittiğine, kaçının liseyi tamamladığına, kaç okul ve öğretmenin bulunduğuna, kamu ile özel eğitim arasındaki dağılıma ve devletin eğitime ayırdığı kaynağa baktık. Fakat bütün bu rakamların sonunda kaçınılmaz olarak daha zor bir soru geliyor:
Çocuklar okulda ne öğreniyor?
Bu soruya cevap vermek, okullaşma oranını hesaplamaktan çok daha güç. Eğitimin niteliğini tek bir sınav sonucuna indirgemek mümkün olmadığı gibi doğru da değil. Bir okulun çocuğa kazandırdığı şey yalnız matematik problemi çözebilmekten, bir metnin ana fikrini bulabilmekten veya bilimsel bir olguyu açıklayabilmekten ibaret değil. Eğitim aynı zamanda yurttaşlık, eleştirel düşünme, yaratıcılık, kültür, toplumsallaşma ve insanın kendi yeteneklerini geliştirebilmesi meselesi.
Yine de elimizde eğitim sistemlerini karşılaştırabilmek için kullanılan bazı göstergeler var. Bunların en bilineni OECD tarafından üç yılda bir gerçekleştirilen PISA araştırması. PISA, 15 yaşındaki öğrencilerin ezberledikleri müfredat bilgisinden ziyade matematik, okuma ve fen alanlarındaki bilgilerini gerçek hayattaki problemlere ne ölçüde uygulayabildiklerini ölçmeye çalışıyor.
Sonuçları yayımlanmış son uygulama olan PISA 2022’de Türkiye matematikte 453, okuma becerilerinde 456, fen bilimlerinde ise 476 puan aldı. Aynı alanlarda OECD ortalamaları sırasıyla 472, 476 ve 485 puandı. Yani Türkiye her üç alanda da OECD ortalamasının altında. Fakat aradaki fark matematikte 19, okumada 20, fen bilimlerinde ise 9 puan. Türkiye bütün PISA katılımcılarının ortalamasının ise üç alanda da üzerinde.2
Bu sonuçları tek başına okuyunca ortaya sıradan bir Türkiye OECD’nin gerisinde tablosu çıkıyor. Uzun döneme baktığımızda ise manzara biraz daha karmaşık.
Türkiye PISA’ya ilk kez 2003 yılında katıldığında matematikte 423, okumada 441 puan almıştı. Fen bilimlerinde karşılaştırılabilir ilk sonuç 2006’daki 424 puandı. 2022’de matematik puanı 453’e, fen puanı 476’ya yükselmiş durumda. Okuma becerilerindeki 456 puan da 2003 seviyesinin üzerinde. OECD, Türkiye’yi on yılı aşan dönemde PISA performansını alanların çoğunda geliştirebilmiş az sayıdaki ülkeden biri olarak değerlendiriyor.3
Dolayısıyla Türkiye’de eğitimin niteliğinin son yirmi yılda sürekli ve kesintisiz biçimde düştüğünü söylemek eldeki PISA verileriyle mümkün değil. Ama buradan bir başarı hikâyesi çıkarmak da aynı ölçüde yanıltıcı olur.
2018 ile 2022 karşılaştırması bunun iyi bir örneği. Türkiye’nin matematik puanı 454’ten 453’e geldi; OECD bu değişimi istatistiksel olarak anlamlı bir gerileme olarak değerlendirmiyor. Okuma puanı 466’dan 456’ya düştü; fen bilimlerinde ise 468’den 476’ya yükseldi. OECD ülkelerinin büyük bölümünün COVID-19 döneminde özellikle matematik ve okumada çok ciddi kayıplar yaşadığı düşünülürse Türkiye’nin matematik performansını koruyabilmesi ve fen performansını yükseltmesi dikkate değer. OECD genelinde 2018–2022 arasında matematik ortalaması yaklaşık 15, okuma ortalaması ise 10 puan düştü.4
Yani yine aynı noktadayız: Ne Türk eğitim sistemi çöktü cümlesi rakamların bütününü açıklıyor ne de eğitimde büyük başarı sağladık cümlesi. Asıl sorun ortalamaların arkasında.
PISA yalnız ülkelerin ortalama puanlarını vermiyor; öğrencilerin belirli yeterlik düzeylerine ulaşıp ulaşamadıklarını da ölçüyor. OECD, 2. düzeyi öğrencinin günlük yaşamda karşılaşabileceği görece basit bir problemi çözebilmesi için gerekli asgarî yeterlik eşiği olarak kabul ediyor.
Türkiye’de 2022 yılında öğrencilerin matematikte yalnızca a’i bu düzeye veya üzerine ulaşabildi. Bunun tersinden söylenişi daha çarpıcı: 15 yaşındaki öğrencilerin 9’u matematikte asgarî yeterlik düzeyinin altında.
OECD ortalamasında da tablo parlak değil; öğrencilerin i’u 2. düzeye veya üzerine ulaşabiliyor. Ama Türkiye’de her on öğrenciden yaklaşık dördünün, basit bir durumun matematiksel olarak nasıl ifade edileceğini belirleme veya temel bir günlük hayat problemini matematik kullanarak çözme düzeyine ulaşamaması üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir eğitim problemi.
Okumada durum biraz daha iyi. Türkiye’de öğrencilerin q’i asgarî yeterlik düzeyine ulaşıyor; OECD ortalaması t. Fen bilimlerinde ise oran Türkiye’de u, OECD ortalamasında v. Başka bir ifadeyle Türkiye fen bilimlerinde asgarî yeterlik açısından OECD ortalamasına oldukça yaklaşmış durumda.5
Sorunun bir başka yüzü de üst düzey başarıda ortaya çıkıyor. PISA’da en yüksek performans basamakları olan 5. ve 6. düzeylere matematikte Türkiye’deki öğrencilerin yalnız %5’i ulaşabiliyor; OECD ortalaması %9. Okumada Türkiye’de üst düzey performans gösterenlerin oranı %2, OECD ortalaması %7. Fen bilimlerinde ise Türkiye’de %4, OECD’de %7. Yani eğitim sistemi yalnız alt düzeyde büyük bir öğrenci grubunu geride bırakmakla kalmıyor, karmaşık problemleri çözebilen, soyut düşünebilen ve bilgisini yeni durumlara taşıyabilen öğrenci oranında da OECD ülkelerinin gerisinde kalıyor.6
İşte mesele biraz burada düğümleniyor. Bir eğitim sisteminin başarısını yalnız okula giren çocuk sayısıyla ölçersek Türkiye’nin son birkaç on yıllık bilançosu oldukça olumlu. Çocukların çok büyük bölümü ilkokula gidiyor, ortaokulu bitiriyor; lise tamamlama oranı belirgin biçimde yükselmiş durumda. Derslik ve öğretmen sayısında da önemli bir genişleme yaşandı.
Ama ölçütümüz çocuğun okulda geçirdiği yılların sonunda ne yapabildiği olduğunda tablo değişiyor. Zorunlu eğitimin onuncu yılına gelmiş on beş yaşındaki öğrencilerin matematikte yaklaşık @’ının asgarî yeterlik düzeyine ulaşamaması, çocuğu okulda tutmak ile çocuğa eğitim vermek arasındaki farkı bütün açıklığıyla gösteriyor.
Üstelik bu noktada, yukarıda ele aldığım sınıfsal eşitsizlik yeniden karşımıza çıkıyor. Sosyoekonomik gruplar arasındaki 82 puanlık fark son derece büyük: çocuğun doğduğu ev, 15 yaşında çözdüğü matematik sorusunun sonucunda görünür hâle geliyor.7
Burada özellikle dikkatli olunması gereken bir metodolojik nokta daha var. PISA bütün 15 yaşındaki gençleri sınava sokmuyor. Türkiye’de 2022 uygulamasına 196 okuldan 7 bin 250 öğrenci katıldı ve bu örneklem OECD’nin hesabına göre yaklaşık 933 bin 400 öğrenciyi, yani ülkedeki toplam 15 yaş nüfusunun tahminen t’ünü temsil ediyordu. Dolayısıyla PISA sonuçlarını Türkiye’deki bütün 15 yaşındaki çocukların durumu biçiminde okumamak gerekiyor. Araştırma kendi hedef öğrenci nüfusunu ve okul sistemi içindeki gençleri temsil ediyor. Okul dışında kalan veya PISA kapsamına girmeyen gençler bakımından ayrıca veri gerekiyor.8
Bütün bu sınırlara rağmen PISA bize önemli bir şey söylüyor: Türkiye’nin sorunu artık yalnız çocukları okul sırasına oturtmak değildir. O sırada oturan çocuğun öğrenmesini sağlamak giderek daha önemli mesele hâline geliyor.
Üstelik çocuk nüfusunun hızla küçüldüğü........
