Küçük Yaştaki Evlilik ve Hz. Aişe’nin Evliliği
Evlilikle ilgili fıkhi hükümler
Fakihler genellikle evlilik için büluğ çağı ile rüşd çağı arasında ayırım yaparlar. Genel kanaate göre bir erkek veya kızın evlenme ruhsatı “büluğ (ergenlik) çağı”dır. Büluğ çağına Nur (24) suresi 59. Ayette vurgu yapılmaktadır: “Sizden olan çocuklar, erginlik çağına erdikleri zaman.”
Büluğ yaşını tamamlayan kişi artık gençtir, fizyolojik olarak karşıt cinsle birleşmede (cima) bulunabilir, ama bu ne hukuki amir hükümle desteklenen bir ehliyete mesnet teşkil eder ne de bir zorunluluktur.
Fakihlere göre erkek veya kızın büluğ çağına ermiş olmasının alametleri ihtilam, belli bir yaşa gelmiş olması ve belli bölgelerinde tüy bitmesi; kızlar için de aybaşı (adet) görmesi veya hamile kalmasıdır.
Bu kriterler vaz’edildiğinde herhangi bir problem gözükmüyor. Başka deyişle büluğ çağına ermeyen kız veya erkeğin evliliği yasaktır ve esasında ikisinden birisince de mümkün değildir. “Büluğ çağı” geriye alınamaz kırmızı çizgidir.
Büluğ çağının belirlenmesinde bazı belirsizlikler çıkabilir. Eğer genç ihtilam olmuyorsa, Ebu Hanife ve İmam Malik kızlarda 17, erkeklerde 18 yaş ile başlatabileceğini söylemişlerdir. Diğer iki imam Ahmed ibn Hanbel ve İmam Şafii de asgari 15 yaşını sınır göstermişlerdir. (1) Merğinanı, genel teamüle atıfta bulunarak erkeklerde asgari büluğ çağı 12, kızlarda 9 olabileceğini söyler. (2) Said bin Cübeyr, En’am (6) Suresi 152. Ayete vurgu yaparak en güçlü yaşın 18 olduğuna hükmetmiştir (3) Ebu Hanife’nin “rüşd yaşı”nı 25’ kadar çıkardığı bilinmektedir. Rüşd çağına gelmeyen bir kişinin mal varlığı üzerindeki vesayet (hacr) devam eder, ölünceye kadar rüşdünü kazanmayacak olsa malı üzerinden hacr kalkmaz.
Fakihlere göre rüşd çağı büluğ çağından daha yüksektir. Yani aslında kişi önce baliğ olur sonra rüşdünü kazanır. Bu bakımdan büluğ çağı düşük, rüşd çağı yüksek tutulmuştur.
Bizim için önemli olan büluğ çağının tespitinde ortaya çıkan ittifaktır. Bunun da kaynağı Hz. Peygamber’in tatbikatıdır. Abdullah bin Ömer, 14 yaşında iken savaşa katılmak istediğinde Hz. Peygamber, küçük olduğunu, bir sene daha beklemesi gerektiğini belirtmiştir (Tirmizi, Cihad, 32; İbn Mace, Hudud, 4). Buna göre 15 yaşından küçük çocuklar savaşa alınamaz çünkü henüz büluğ çağına ermiş değildirler. Ömer bin Abdulaziz, bundan hareketle 15 yaş altındakilere çocuk, üstündekilere savaşçı tahsisatı takdir etmiştir. Tahavi, büluğ çağı budur der ama erkek veya kız daha önce de büluğa erebilir diye ekler. (4) Fakat aslında büluğ çağının tespiti için illa da bir hadise dayanmak gerekmez, coğrafi bölgelere ve iklime göre gençlerin ne zaman ve hangi belirtilerle büluğa erdiklerini tespit etmek kolaydır.
Hal bu iken, hadis kaynaklarında aksine rivayetler vardır ve esasında fırtına da söz konusu rivayetlerden kaynaklanmaktadır.
Buhari ve Müslim dahi hadis kaynaklarında yer alan rivayetlere göre, Hz. Peygamber (s.a.), Hz. Aişe’yi altı yaşında nikahladı, dokuz yaşında onunla zifafa girdi.” (Buhari, Nikah, 39; Müslim, Nikah, 69-72.) Hanefi fıkhının ana kaynaklarından biri olan Serahsi de el Mebsut’ta (IV, 396) bu rivayetlerden hareketle küçük yaştaki bir evliliği mümkün gördüğünü kaydetmektedir. Ancak Hicri 2. Yüzyılın fakihlerinden İbn Şübrüme ve Ebu Bekir el Assam, buna itiraz edip bu yaştaki bir evliliğin geçerli olmadığını söylemektedirler. Hükümlere makasıd (maksatlar) açısından bakan Gazali de böyle evliliklerin Şeriat’ın beş ana maksadından (Zarurat-ı hamse) biri olan “neslin korunması” ilkesine hizmet etmediğini belirtmektedir..
Hz. Peygamber (s.a.) üç kişinin sorumlu olmadıklarını belirtmiştir: “Uyuyan kimse, çocuk ve akıl sağlığını kaybeden kişi” (İbn-i Mace, Talak, 15). İcma ile sabit olan hüküm şu ki, çocuğun velayetini yüklenmeyi ve sürdürmeyi gerektiren faktör, onun küçük olması halidir. Büluğ çağına göre de kişi çocuktur; nitekim hala en yaygın standarta göre 0-1 yaş bebeklik; 2-13 çocukluk ve 14-25 gençlik çağıdır.
Şimdi biz, küçük yaştaki evliliğin dayandırıldığı Hz. Aişe’nin evliliğiyle ilgili rivayetleri ve haberleri gözden geçirmeye çalışalım. Bizim cevabını aradığımız soru şudur: Hz. Peygamber sahiden Aişe ile 6 yaşında nişanlanıp 9 yaşında mi evlendi, yoksa hem nişan hem evlilik yaşı daha yüksek miydi?
2. Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber’le evliliği
Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber (s.a.)le evliliği modern zamanların önemli tartışma konularından biridir. Kaynaklar Hz. Aişe’nin vefatını H. 58/M. 678 verirken doğumuyla ilgili net bir tarih vermez. İkincil bilgilerden hareket edildiğinde, mesela Hz. Fatıma Bi’set’en beş sene önce doğmuşsa, ondan beş yaş küçük olan Aişe’nin Bi’set’in ilk yılında yani 610 yılında doğmuş olması icap eder. (5) Genel kabule göre onun Hz. Peygamber’le evliliğinin gündeme gelmesi hikayesi hicretten öncesine dayanır. Bi’set’in 10 yılında hanımı Hatice vefat etmiş, Hz. Peygamber çocuklarıyla kalmıştı. Bu durumu gören Havle binti Hakim Resulüllah’a gelerek niçin evlenmediğini sorar. O da kim kendisiyle evlenir ki, deyince Havle “biri bakire, diğeri dul” olmak üzere iki adaydan söz eder: Bakire Hz. Ebu Bekir’in kızı Aişe, dul ise Sevde binti Zem’a’dır. Hz. Sevde, Amr ibn Luey kabilesine mensup Mekkeli bir hanımdır. Daha önce kocası Sükran ibn Amr’la Müslüman olup Habeşistan’a hicret etmişti. Ne var ki, kocası orada din değiştirip Hıristiyan olunca kendisi Mekke’ye dönmek durumunda kalmıştı. (6) Hz. Peygamber bu fikri onaylar ve Havle’nin her ikisiyle görüşmesini söyler. (7)
Havle, Aişe’nin annesi Ümmü Ruman’a durumu anlatır, o da konuyu kocası Ebu Bekir’e açar. Ebu Bekir “Nasıl, olur biz Muhammed’le kardeş değil miyiz?” diye taaccubla sorar. Durum kendisine intikal ettiğinde, Hz. Peygamber “Biz nesepte değil, dinde kardeşiz” buyurur, bunun üzerine Aişe’nin annesi ve babası talebe olumlu cevap verir. (8)
Ancak ortada bir pürüz var. Daha öncesinde Aişe, Mut’im bin Adi’nin oğlu Cübeyr ile sözlenmişti. Mut’im bin Adi (öl. 2/623), Hz. Peygamber, Taif dönüşünde onun verdiği eman ile Mekke’ye girişini sağlayan Kureyş’in Beni Nevfel koluna mensup önemli bir kişiydi. Ne var ki söz, bir türlü nişana dönüşmemiş, aradan belli bir süre geçtiği halde kesinlik kazanmamıştı. Hz. Ebu Bekir, Mut’im bin Adi’ye gider ve bu konuda ne düşündüğünü sorar. Mut’im bin Adi ve karısı esasında işi ağırdan alıyorlar, aslında Aişe’yi istemiyorlardı. Hz. Ebu Bekir sorunca şöyle derler: “Sen, oğlumuzu kendi dinine çekmek için kızını vermek istiyorsun.” Bu cevap üzerine Hz. Ebu Bekir rahatlamış olarak döner ve Hz. Peygamber ile Aişe’nin nişanlanabileceğini söyler. (9) Nişan Bi’setin 10 yılında, Şevval ayında yapılır. Düğün sonraya ertelenir. Medine’ye hicret başlar, Aişe ve diğer aile fertleri de hicret eder.
Hz. Peygamber, Aişe’ye talip olmuş, nişan da olmuş ama dile getirilmeyen bir sorunu var, o da bu yüzden Hz. Peygamber işi ağırdan almasıdır. Ebu Bekir bunu sezer ve sorar. O da Aişe’ye verecek mehri olmadığını söyleyince, ona 12,5 ukiyye (500 dirhem) bonç verir. O da parayı Hz. Aişe’ye mehir olarak öder (10). Medine’ye gelişten sonraki gelişmeleri Hz. Aişe şöyle anlatmaktadır:
“Rasûlullah, Medine’ye hicret ettiği zaman bizi ve kızlarını Mekke’de bırakmıştı. Medine’ye varınca azatlı kölesi Zeyd b. Hârise ile Ebû Râfiʻ’i iki deve ve bir de ihtiyaç duyacakları şeyi satın almak üzere (babam) Ebû Bekir’den aldığı beş yüz dirhem harçlıkla birlikte bize gönderdi. Ebû Bekir de, Abdullah b. Üraykıt’ı iki veya üç deve ile onların yanına katıp annem Ümmü Rûmân’ı, beni ve kız kardeşim Esmâ’yı bindirerek göndermesini Abdullah b. Ebû Bekir’e emretti. Beraber yola çıktık. Kudeyd’e geldiğimizde Zeyd b. Hârise o beş yüz dirhemle üç deve daha satın aldı. Yolda Talha b. Ubeydullâh’a rastladık. O da Ebû Bekir’in ev halkı ile birlikte hicret etmek istiyordu. Hep birlikte Mekke’den yola çıktık. Ebû Râfiʻ Fâtıma’yı, Ümmü Gülsüm’ü ve Sevde bint Zemʻa’yı; Zeyd de Ümmü Eymen’i ve oğlu Üsâme’yi bindirip yola çıktı. Abdullah b. Ebû Bekir, Ümmü Rûmân’ı ve iki kız kardeşini alıp yola çıktı. Talha b. Ubeydullâh ise kendi başına yola çıktı. Hep beraber konuşa konuşa Mina mevkiinden Beyz’a ulaştığımız zaman, devem kaçtı. Ben, hevdecin içindeydim, annem de yanımdaydı. Annem: ‘Eyvâh kızcağızım! Eyvâh gelinciğim!’ diyerek çırpınıyordu. Yüce Allah devemizi döndürüp bizi devemize ve selâmete kavuşturdu. Nihâyet Medine’ye geldik. Ben, Ebû Bekir’in ev halkı ile birlikte indim. O zaman, mescid ve mescid civarındaki odalar yapılmış bulunuyordu. Rasûlullah’ın ev halkı, kendi odalarına indiler” (11)
Medine’nin havasına alışık olmayan Hz. Aişe, diğer bazı muhacirler gibi hummaya yakalanır, hastalığı ilerler, öyle ki saçları dökülür. Sonra iyileşir ve epey zaman sonra saçları çıkmaya başlar, gürleşir, eski halini alır. (Buhari, menakibu’l ensar, 44-56; Müslim, Nikah, 69.)
Nihayet Hz. Peygamber ile Hz. Aişe evlenirler. Gerdek günüyle ilgili iki tarih kayda geçer: 1 Şevval/Nisan-623. (12) Bu durumda zifafın 624’te ve Bedir savaşından sonra gerçekleştiği anlaşılıyor, öyle olması akla uygun, çünkü saçları dökülen ve hayli kilo kaybetmiş olan Aişe’nin sağlığına kavuşması için belli bir zamanın geçmesi gerekir. Öyle ki zaten bünyesi (minyon tipli) zayıf olduğundan annesi ona kilo aldırmak için çeşitli çareler arar, ona bol miktarda salatalık ve hurma suyu karışımı kokteyl içirir.
Diğer bir delil Rebiulevvel’de başlayan Mescid’in yapımının yedi ay sürüp Şevval ayında tamamlanmış olmasıdır ki, Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir, Mescid’in yapımı bittikten sonra ailelerini Medine’ye getirmişlerdi. Evliliğin Mescid’in yapımından sonra olduğu kesindir, çünkü düğün yemeği Ensar’ın getirdiği büyük bir meyve tabağı ve et yağına benzeyen bir yemek olduğu rivayet edilmektedir. (13) Ahmed ibn Hanbel’in Müsnedi’nde yer verdiği bir bilgiye göre, Esma binti Umeys, düğün yemeğinin büyükçe bir kab dolusu sütten ibaret olduğunu söyler. (Müsned, XVI, 194.)
Hz. Aişe evlendiği günü şöyle anlatmaktadır:
“Ben kız arkadaşlarımla beraber bir tahterevalli (veya salıncak) üzerinde iken (annem) Ümmü Rûmân bana seslendi. Hemen yanına gittim. Niçin beni çağırdığını bilmiyordum. Elimden tutarak beni kapının yanında durdurdu. Nefes nefese kalmıştım. Biraz sakinleştikten sonra beni odaya aldı. İçeride bazı Ensâr kadınları vardı. Kadınlar: ‘Hayırlı, uğurlu ve mübarek olsun’ dediler. Ümmü Rûmân da beni onlara teslim etti. Kadınlar başımı yıkayıp hazırladılar. Rasûlullah kuşluk vakti ansızın (veya hemen) çıkageldi. Kadınlar da beni ona teslim etti” (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 44; Müslim, Nikâh 69; İbn Mâce, Nikâh 13; Ebû Dâvud, Edeb 63.)
Bu rivayette ikna edici olmayan unsurlar var. Şöyle ki: Aişe nişanlı ama sanki olup bitenlerden haberi yokmuş gibi anlatıyor. Öyle ki onu damat evine götürmeye geldiklerinden ne olup bittiğini bilmiyor: “Onlar kılık-kıyafetime çeki düzen verdiler. Beni, (kuşluk vakti aniden) Resûlullah’ın gelişinden başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni ona teslim etti. O gün ben dokuz yaşında idim. (Buhârî, Nikâh 38, 39; Müslim, Nikâh 69; Ebu Dâvud, Nikâh, 34; Edeb 63; Nesai, Nikah 29). En azından zifafın nikah kıyılmadan yapılamayacağını biliyoruz, öyle anlaşılıyor ki Aişe neredeyse nikah kıyılmasından da habersiz görünüyor.
Şimdi bu bilgiler ışığında Hz. Aişe’nin evlilik yaşı konusunu gözden geçirmeye çalışalım:
1.Kamer suresinin inişi: Buhâri’de şöyle bir rivayet yer alır: “Ben Mekke’de oynayan bir kız iken Muhammed’e: “Daha doğrusu onlara va’dedilen (asıl azab) (kıyamet) saatidir. O saat, ‘kurtuluş olmayan daha korkunç bir bela’ ve daha acıdır. ”(54/Kamer, 46) âyeti nâzil olmuştu.” (Buhârî, Tefsiru suretü’l kamer, 7). Kamer sûresinin 46. âyetinin Medenî olduğu ifade edilmesine rağmen genelde tefsir kaynaklarında sûrenin Mekkî olduğu görüşü ve Bi’set’in 4. yılında indiği daha çok kabul görmüştür. Bu surenin Bi’set’in 10. Yılında indiğine dair kuvvetli rivayetler vardır. Biʻsetin 10. senesinde Hz.Aişe’nin bu sureyi ezberinde tutacak yaşta olması gerekir ki, bu da asgari beş yaşında olması demektir. Ömer Rıza Doğrul ise, o yıllarda 8-9 yaşlarında olması gerektiğini söyler (14) Bu durumda Hz. Âişe Hz. Peygamber ile evlendiği tarihte en az on üç (13) yaşında olmalıdır. Yine bu âyetin Biʻsetin 4. yılında inme ihtimali de bulunduğunu, bu sebeple Hz. Âişe’nin evliliği esnasında on sekiz (18) veya on dokuz (19) yaşı civarında bile olabileceği ifade edilmiştir.
2. Hz. Aişe ve Esma’nın yaşları
Kaynaklar Hz. Aişe’nin ablası Esma’nın 100 yaşında vefat ettiğini, Hicret yılında da 27 yaşında olduğunu yazar. Esma M. 595, Hz. Aişe ise 605 yılında doğmuştur. Eğer öyle ise kendisinden 10 yaş küçük Aişe’nin Hicret yılında 17 yaşında olması gerekir ki, Hicret’ten bir sene sonra evlenmişse, evlilik yaşı 18, hatta 19 olur. (15)
3. Hz. Aişe ve Hz. Fatıma’nın yaşları: Kaynaklar Hz. Fatıma’nın Bi’set’ten beş sene önce Ka’be’de büyük bir tadilat’ın yapıldığı senede doğduğunu belirtirler. (16) Eğer böyle ise, Hz. Aişe Bi’set’in ilk yılında doğmuş olması gerekir, buna göre evlilik yaşı 13 veya 14’tür. Zehebi, ikisi arasındaki yaş farkını sekiz seneye çıkarır ki, bu Aişe’nin Bi’set’in ikinci senesinde doğduğu anlamına gelir.
Hz. Aişe ile kardeşi Abdurrahman arasındaki yaş farkından hareketle yapılan hesaplamalar da aynı sonucu verebilir görünmektedir. (17). Buna ek, Esma’nın İslam öncesi haniflerden Zeyd bin Amr bin Nufayl’i Ka’be’nin tadilatının yapıldığı sene sırtını Ka’be’ye dayamış olarak görmüş olması dikkate değerdir. (18) Bu bilgi göz önüne alındığında Aişe’nin çok daha öncesinde doğmuş olması gerekir. Esma, babası Hz. Ebu Bekir 21, kızı Aişe ise 31 yaşında iken doğmuştur. (19) Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamber’den üç yaş küçüktü, hicret ettiğinde 50 yaşında idi. Aişe, babası 31 yaşında doğmuşsa, bu durumda hicret yılında 19 yaşında olması matematiksel bir hesaptır. Ancak bu tarihlerin tespitinde ve hesaplanmasında çelişkilerden doğan hesap hatası olduğu öne sürülmüştür. (20)
4. Eve ve çocuklara bakımı amaçlı evlilik: Hz. Peygamber, ilk hanımı Hz. Hatice’nin vefatından sonra evini idare edecek, çocuklarıyla ilgilenecek kimse kalmayınca evlenmeyi düşünmüştür. Evi evirip çevirecek, çocuklarla ilgilenecek bir kadının da herhalde 6-9 arası yaşlarda olacağı düşünülemez. Hz. Sevde ile ne zaman evlendiği kesin değil, ağırlıklı kanaat Hz. Hatice’nin vefatından 1 sene sonra ve Ramazan ayında olduğu yönündedir. Bu süreyi 2 ve 3 sene sayanlar da vardır. (21)
5. Hz. Aişe’nin ilk sözlenmesi: Yukarıda Hz. Peygamber’in ona talip olmadan önce Aişe’nin Mut’im bin Adi’nin oğlu Cübeyr ile söz kesildiğine değinmiştik, ne var ki din farkından dolayı bu yürümedi. Eğer söz kesme Bi’set’ten önce vuku bulmuşsa, bu durumda Aişe ya vahyin ilk döneminde veya öncesinde Cübeyr ile söz kesmiş olması gerekir. Vahiy gelip de insanlar vahye karşı aldıkları tavırlarına göre iki gruba ayrıldıklarından, muhtemelen sözün nişana dönüşmemesinin sebebi bu olabilir. Hz. Peygamber, Bi’set’ten önce kıyılmış nikahları sonra da bozmadı, nikahta aradığı iki şarttan biri müşrik kocanın Müslüman eşine baskı yapmaması ve kadının eşinden ayrılmak istemesidir. Ne var ki İslami tebliğ başladıktan sonra müşrik veya gayrımüslim erkeklerle Müslüman kadınların evlenmesi yasaklanmıştır. Esasında tebliğ başladıktan sonra bu türden evliliklere sosyal bir zemin kalmadı. Nitekim Cübeyr’in babası ve annesi de, yeni dine girmiş olmasından dolayı Ebu Bekir’in kızını istemediklerini açıkça belirtmişlerdir. (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI, 211.) Her ne kadar müşriklerle evliliği yasaklayan Bakara (2) 221. Ayeti Medine’de inmişse de, bu amir bir hüküm/belirgin bir yasak olmasa bile sosyo-psikolojik ayrışma dolayısıyla nişan bozulmuştur. Hz. Aişe’nin Cübeyr ile ne zaman sözlendiği ve söz bozuluncaya kadar ne kadar süre geçtiği hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz, ancak belli bir sürenin geçtiği muhakkaktır.
6. Habeşistana hicret edenlerin listesi: İbn İshak, Habeşistan’a olan hicretten önce ilk Müslüman olanların listesini yapar, içlerinde Hz. Aişe’nin de ismi yer almaktadır. (22) Listenin amacı kıdemine göre İslam’a girenleri tespit etmektir. Oysa Hicret zamanında sekiz yaşında olan bir çocuk, Habeşistan hicreti sırasında yeni doğmuş olmalı, yeni doğan bir çocuğu da kıdem listesine eklemenin makul tarafı yoktur. İbn Ishak’ın listesi baz alındığında, Hz. Aişe Hicret yılında 17 yaşında olması gerekir. (23) Habeşistan’la ilgili başka delil de, Müslümanların Habeşistan’a hicretini (M. 615) Hz. Aişe’nin net olarak hatırlaması ve o günlerde hayli sıkıntılı Hz. Peygamber’in sıkça evlerine gelip babasıyla bu konuyu müzakere etmesidir. (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, IV, 198.) Gayet tabii böyle bir olayı hatırlayacak bir insanın belli bir yaşta olmalı; Habeşistan’a hicret 615’te vuku bulduysa ve Aişe Medine’ye hicret senesinde sekiz yaşında idiyse onun henüz doğmamış olması gerekir.
Yaş tespiti konusunda Araplara özgü bir uygulamadan söz eden Mustafa İslamoğlu, bir hutbesinde, o dönemde aileler, kızların yaşını büluğ çağına 10 rakamı ekleyerek belirleyip etrafa duyurduklarını söylemektedir. “Hazf” adı verilen bu teamüle göre Hz. Aişe 9 yaşında büluğa ermişse gerçek evlilik çağı 19’dur. O dönemde sünnet edilen erkek çocukları Daru’n- Nedve’de sünnetten sonra isim konulur. Erkekliğe adım atmış oldukları kabul edilir ve bunun ilanı yapılırdı. Yahudilerde de benzer bir uygulama vardı. Kızlarda ise etek giydirilir, aybaşı haline geldiği ilan edilirdi. Bu tören kızın bülüğ çağına girdiğinin ilanıdır. Fakat ilandan sonraki yıllar başlangıç kabul edilir, yaş bu olaydan sonra başlatılırdı. Buna göre aybaşı ilanından sonraki yıllar yaş için baz alınırdı. İlandan 3 yıl sonrasına o kız 3 yaşında, 5 yıl sonrasında 5 yaşında denilirdi. Sonuç olarak aybaşı olalı 3 yıl, 5 yıl oldu anlamına geliyordu. Kütübî Sitte’de “Allah Resulü benimle evlendiğinde 9 yaşındaydım.” diye geçen ifadesi nereden baksanız 12 9’dur ki bu da bu da 20-21 yaş aralığına tekabül eder. Kısacası Hz. Aişe Allah Resulü Hz. Muhammet ile evlendiğinde en az 18, en fazla 21 yaşındadır. (24)
7. Sünni-Şii rekabeti: Hayli küçük yaşta evliliklere cevaz gösterilen 6 yaş nikah ve 9 yaş rivayetinin makul olmadığıyla ilgili son zamanlarda yapılan bir tez bambaşka bir iddiayı öne çıkarmaktadır. Oxford Üniversitesi’nden Erken İslam Tarihi uzmanı Joshua Little, hazırladığı tamamlanmamış doktora tezinde, Hz. Aişe’nin 6 yaşındayken nişanlandığı ve 9 yaşındayken evlendiği iddiasının tarihsel gerçeklerle uyuşmadığını öne sürmektedir. Joshua Little’in temel iddiaları şunlar: a. aktarılan bilginin kaynağı 7. yüzyıl değil, 8. yüzyılda Sünni-Şii ayrılığının sertleştiği Irak kenti Kufe’dir:
“İlk değerlendirmem, Urve bin el-Zübeyr ve öğrencilerinin, Zübeyrilerin hakim olduğu Medine’de, hadisi ilk formülleştirenler ve yayanlar olduğu yönündeydi. Fakat daha sonra; coğrafi modellere, ilgili isnâdlara ve erken Medine kaynaklarının sessizliğine dikkat çeken Yasmin Amin tarafından, hadisin esas kökeninin Abbasi dönemindeki Irak olduğu görüşüne yönlendirildim. Eleştirel ve biyografik-tarihsel analizler başta olmak üzere, ilerlettiğim çalışmalar beni, hadisin asıl formülleştiricisi ve yayıcısının, 8. yüzyılın ortasında Medine’den Kufe’ye göçen Hişam bin Urve olduğuna ikna etti.”
Little, Hz. Aişe hadisinin o dönemde Kufe’de Şii Müslümanlarla mücadele halindeki Sünnilere “cephane” sağladığını, onun Hz. Muhammed’in diğer eşlerinin aksine evlilik sırasında bakire olmasının en sevilen eş olduğu yönündeki söylemi güçlendirdiğini ve Hz. Aişe’nin de Hz. Ali gibi peygamber ocağında büyüdüğü inancına destek olduğunu söylüyor.
“Bu hadis, Hişam’dan bazen metin değişiklikleriyle ve silsile ekleriyle birlikte 8. yüzyıl Irak’ındaki çağdaşlarına ve öğrencilerine, oradan Abbasi Halifeliği’nin dört yanına yayılarak sonunda 9. yüzyıldaki proto-Sünni hadis eleştirmenleri ve geleneksel toplayıcıları tarafından miras alınıp kabul edildi.” (25)
Kısaca kaynaklarda yer almışsa da Hz. Aişe’nin 6 yaşında nişanlanmış, 9 yaşında evlenmiş olması, hiçbir şekilde doğrulanmamaktadır. (26) Benim şahsi kanaatim Hz. Peygamber’in Hz. Aişe ile 15-17 arası yaşta evlendiği yönündedir. Mamafih o dönemde 9-11 arası yaşlarda evliliklerin olduğu da bir gerçek. Şimdi bunun üzerinde duralım.
3. Küçük yaşta evliliklerin sebepleri
Bütün dünyada olduğu gibi Arap yarımadasında da erken evlilikler vardı, halen birçok ülkede erken evliliklere devam ediliyor.
Tek sebep değil ama Ekvator bölgesi gibi Hicaz bölgesinde de küçük yaşta evliliklerin sebeplerinden biri cari iklim şartları ve bazı sosyo politik faktörlerdir. Yukarıda fakihlerin genel olarak büluğ çağının kızlar için 9, erkekler için 12 olduğunu, üst sınırın ise 14-15 olarak belirlediklerini söylemiştik. Bu yaş aralığı evlilikler için gerekli değilse de yeterli sebepti ve elbette bunun bazı sosyal ve bölgesel sebepleri vardı. Bununla beraber büluğ yaşına girmiş çocuğun evlendirildiği yönünde amir bir hüküm olmasa da, büluğ evliliğin vizesi kabul edilir, bazen zaruretler dolayısıyla 9’dan daha küçük yaştaki evlilikler olurdu, bu fiiliyatta küçük yaştaki kızın büluğ çağına gelinceye kadar “nişanlı” tutulması anlamına gelirdi. (27) Bu tür evliliklerde söz kesilmesiyle nikah kıyılabilir, ama bu fakihler nezdinde “hukuki evlilik” olup “fiili evlilik” sayılmazdı; hukuka riayet eden kişilerin zifaf için mutlaka büluğ yaşını beklemeleri şarttı, aksi davranacak olsalar bu hukuk ihlali demektir. Bazı fakihlerin veya fıkıh kitaplarının onayladığı büluğ öncesi fiili evlilikler kesin olarak Münzel Şeriat’e ve Kur’an’ın açık hükümlerine (65/Talak, 4; 4/Nisa, 6) aykırıdır.
Belirtmek gerekir ki geleneksel toplumlarda bugünkü anlamıyla “çocukluk” diye bir kavram yoktu. Fransız nüfus bilimcisi Philippe Aries, 1960 yılında “Eski Devirlerde Çocuk ve Aile Hayatıı” adlı kitabında çocukluk kavramının 15. ve 16. yy.dan önce var olmadığını dile getirir. Orta çağda çocuklar, anne ya da bakıcılarına ihtiyaçları bittiğinde yetişkin dünyasına katılırlardı. Aries, 1600’lerde çocuk oyun ve eğlencelerinin bebeklik sonrasına geçmediğini, 3-4 yaşından itibaren azalarak bittiğini; çocuklar için özel oyuncakların yapılması, büyük ve çocukların oyunlarının ayrılması ve ilk çocuk giysilerinin ortaya çıkmasının 17. yy.’ın sonunda gerçekleştiğini belirtir. Orta çağ toplumunda çocukluk kavramının var olmayışının çocukların ihmal edildiği anlamına gelmediğini, ancak şu anda mevcut olan çocukluğun kendine has özellikleri bulunduğu, bu özelliklerin onu yetişkinden hatta genç insandan ayırdığı bilincinin Ortaçağ toplumunda bulunmadığını savunur. Eğitim-öğretimin yaygınlaşması sürecinde bile öncelikle erkekler okullara gitmeye başlamış, kızlar eğitime gönderilmediğinden, 10 yaşına geldiklerinde küçük kadınlar olarak görülmeye başlanarak, 12-15 yaşları arasında evlendirilmiştir. Kısacası, çocuklar “küçük yetişkinler” olarak görülmüştür. (28)
Hz. Peygamber de kızlarını –bugünün telakkisine göre- küçük sayılabilecek yaşta evlendirmiştir. Mesela Zeynep teyzesinin oğlu Ebu’l As ile 10 yaşlarında evlenmiş, Rukiye ve Ümmü Gülsüm ise Ebu Leheb’in iki oğlu Utbe ve Uteybe ile 7-8 yaşlarında nişanlanmış fakat Tebbet suresinin inişi dolayısıyla evlilik gerçekleşmemiştir. Sahabe evlilikleriyle ilgili verilen rakamlar da birbirine yakın görünmektedir. (29) Hz. Aişe’den gelen bir rivayete göre “Bir kız dokuz yaşına girdiğinde artık o bir kadındır,” (Tirmizi, Nikan, 19.) Bazı çalışmalarda ise, sıcak iklimli ülkelerde, kızların sekiz yaşında gelinlik çağına geldikleri, hatta Montesquieu’nun “İklimi sıcak olan ülke kadınlarının ihtiyarlıkları, yirmi yaşından sonra başlar” dediği belirtilerek, bu konuda iklim faktörüne dikkat çekilmektedir. (30) İmam Şafii de Yemen’de kızların 9 yaşında adet görmeye başladıklarını söyler. Eğer rivayetlerde geçtiği üzere Hz. Peygamber’in Aişe ile 6 yaşında nişanlanıp, 9’unda evlendiği doğru ise –ki biz bunun sahih bir bilgi olmadığını göstermeye çalıştık-, iddia edildiği üzere sıra dışı görülen söz konusu evliliğin onun can düşmanı müşrikler, münafıklar veya Yahudiler tarafından yadırganmayıp aleyhinde kullanılmaması o dönemde söz konusu evliliklerin genel bir teamül olduğunu göstermektedir. Bu türden evlilikler zamanımızda da vuku bulmaya devam ediyor. Nitekim sonradan Müslüman olan Muhammed Esed, Suudi Arabistan’da 11 yaşındaki bir kızla evlendirileceğini öğrenince itiraz eder, fakat kızın ailesi ona “Kız kocasının evinde büyür” derler (31)
Yakından bakıldığında geleneksel toplumlarda süren erken evlilikleri gerektiren birtakım sosyo ekonomik ve politik sebepler olduğu görülür. Söz konusu sebepleri şöyle sıralamak mümkün:
1. Kısa ömür-erken ölümler: Eski zamanlarda insanlar ortalama 40-60 sene hatta daha kısa yaşarlardı.
50.000-10.000 yıl öncesi Üst Paleolotik dönemde ortalama ömür 28;
10.200-3.000 Neolotik dönemde 20 yıl;
Milattan Önce (M.Ö.) 1000 yılında insan ömrü ortalama 18 yıl;
15. Yüzyıldan önce Kuzey Amerika’da 20-30 yıl;
Ortaçağ Müslüman dünyada (632-1.453) en az 35 yıl;
1950 Dünya Ortalaması 48 yıldır.
Prof. Galip Akın’a göre, ilk insan yeryüzünde görüldüğünde ortalama ömrü 18-20 yıldı. (32)
M.Ö. 100 yılında 25 yıla ulaşan ortalama ömür süresi 1900 yılında Amerika’da 49 yaşına çıkmıştır. Günümüzde bir kadının ortalama ömür beklentisi 79.7 yıl, erkeğin 72.9 yıldır. İsveç ve İsviçre ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu ülkelerdir.
Dünya genelinde insanın ortalama ömür süresinin giderek artacağı ancak şu an için henüz öngörülmeyen bir rakamda sabitleneceği düşünülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün yeni yaş dilimleri şöyle (2017):
0-17 yaş arası: Ergen
18-65 yaş arası: Genç
66-79 yaş arası: Orta yaş
80-99 yaş arası: Yaşlı (33)
Uzmanların Global Burden of Disease (GBD) projesi kapsamında yaptığı araştırma, 1950 yılından bu yana çocuk ölüm oranının 7 kat azaldığını, ortalama ömür süresininse 22 yıl arttığını ortaya koydu. Çatışma, savaş ve terör eylemlerine bağlı ölümlerin sayısı son 10 yılda ikiye katlanmış bulunuyor. (34)
Eski Çin ve eski Hint’te kızlar küçük yaşta evlendirilirdi. Yunan’da evlilikler 14-16 arasında; Roma’da kızlarda 12, erkeklerde 14 yaş sınırı vardı. Uygurlarda ise evlenme yaşının sınırı büluğ çağıdır. Ortaçağ Avrupa’sında 2-3 yaşındaki çocuklar evlendirilebiliyordu.
Yahudilikte evlilik için kızların 12, erkeklerin 13 yaşında olmaları; Hristiyanlarda ise Roma ve Eski Kilise Hukuku’na göre kızların 12, erkeklerin 14, Yeni Kilise Hukuku’na göre kızların 14, erkeklerin 16 yaşında olmaları yeterli görülmektedir.
Fransa’da 1789 ihtilaline kadar evlenme yaşı kadınlar için 12, erkekler için 14 idi. 1792’deki Devrim yasası, bu yaşı kadınlar için 13’e, erkekler için 15’e çıkarmıştır. Ancak son yıllarda Fransa’da evlilik çağının 13’e düşürülmesi yönünde bir tartışma var. Rusya’da 1830’dan önce evlenme yaşı erkekler için 15, kadınlar için 13 idi.
Hindistan’ın nüfusunun yaklaşık ’i Hindu ve ’ü Müslüman olmasına rağmen, Hindistan’daki küçük evliliklerinin ’ü Hindular, ’i Müslümanlar tarafından yapılmaktadır.
Muhtelif ülkelerde tespit edilen ilk adet yaşı 12-12.9 arası olanlar: İtalya, Hindistan, Yunanistan, Türkiye, ABD, İran, İspanya, Fransa, Japonya, BAE, Ürdün.
13-15.1 arası olanlar: Türkiye, İngiltere, Danimarka, Arabistan, İsveç Hollanda, Güney Afrika, Arabistan, Finlandiya, İsviçre, Almanya
Bazı ülkeler her iki kategoride yer almaktadır. Mesela Türkiye, ABD, Arabistan. Bunun sebebi yıllara göre adet görme yaşının değişiklik göstermesidir. Türkiye’de 1975’de kızların ilk adet görme oranı 12, 36 iken, 2007 yılında 13.00’e çıkmıştır. ABD’de 1997’de ortalama yaş 12,9 iken 2001’de 12,5’e düşmüştür. (35)
Kızların küçük yaşlarda evlenmesi, günümüzde de özellikle Afrika, Asya, Orta ve Güney Amerika ile Avrupa’nın bazı bölgelerinde devam etmektedir. UNICEF’in 2020 yılı verilerine göre, dünya genelinde yaşayan kadınların !’i 18 yaş altında evlenmektedir. Ukrayna’da 18 yaş altında evlenen kızların oranı %9’dur. Brezilya’da bu oran 6 iken, 15 yaş altında evlenenlerin oranı ’dir. Yine aynı verilere göre, Türkiye’de 18 yaş altında evlenen kızların oranı , 15 yaş altında evlenen kızların oranı ise %2’dir. 2018 yılında yapılan bir çalışma, Türkiye’ye göç etmiş Suriyeli kızların % 45’inin 18 yaşın altında, % 9’unun ise 15 yaşın altında evlendiğini göstermiştir.
Halen Afrika’da bazı yörelerde 70 yaşını bulanların sayısı azdır, ortalama 55’in altındadır. 19. Yüzyıla kadar –aksine münferit uzun ömür yaşayanlar olsa da- dünyada yaş ortalaması o kadardı. 19. Yüzyılın ikinci yarısında roman yazan Tolstoy ve Dostyoveski roman kahramanlarına “zaten 30 yaşımda öleceğim” diye söyletmektedirler.
İnsanların kısa hayat yaşadığı böyle zamanlarda neslin devamı için erken yaşta evlilik adeta bir zarurettir. Nitekim kızlar ve erkekler içinde yaşadıkları coğrafyanın özelliklerine, iklime göre büluğ çağına erdiklerinde evlenirlerdi. 40-50 sene yaşayacak bir kızın büluğa erer ermez evlendirilip çoluk çocuğa karışması ve kocasının ondan daha büyük olması garip değildir, çünkü biliyoruz ki kadınlar erkeklerden daha çabuk yaşlanmaktadır. Bugünün bakış açısından geçmişteki evlilikleri eleştirenlere kalırsa -ki bu modern insanın anakronizmidir- , mesela 40 sene ömrü olan birinin 30 yaşında evlenmesi icap ederdi ki, hayatının geri kalan 10 senesinde artık ne yapacaksa o kadarını yapmakla yetinmeliydi.
2. Sosyo politik faktörler (Grup asabiyeti): . Grup asabiyetinden kastım kabile veya aşiret içi dayanışma ve grubun varlığını devam ettirmesi kaygısıdır. Kabile temel olarak kan ve akrabalık bağına dayandığından, evlilikler bu bağın güçlenerek devam etmesine yardım eder. Nitekim birçok geleneksel toplumda kız çocuğu üzerinde yakın akrabası –özellikle amca çocuğu- öncelikli hak sahibi (ehak) telakki edilirdi.
Kabile toplumunun biri diğeriyle ilişkili iki ana özelliğinden biri grup içi asabiyet, diğeri kabileler arası çatışmadır. Bu faktör daha çok aralarında kan davası olan kabileler arası veya askeri ve politik rekabetin savaş potansiyeli taşıdığı topluluklar arasında vuku bulur. Arap kabile hayatında diğer kavimlere göre “mevali” hayli gelişmiş bir ittifaklar örgüsüdür, muhkem teamüllere dayanmaktadır. Dolayısıyla yakın ve grup içi evliliklerin bu faktörle ilgisi var. Sahabe toplumu da bundan muaf değildi.
Ömer b. Ebî Seleme Hz. Hamza’nın kızıyla, İbn Mes’ud’un eşinin kızını İbn Müseyyeb b. Nahbe ile, Abdullah b. Ömer, kızını Urve b. Zübeyr ile, Urve b. Zübeyr, yeğenini, diğer yeğeni ile, Kudâme b. Maz’ûn, yeğenini Abdullah b. Ömer ile evlendirmiştir.
Somut örnek, Hz. Ömer’in Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm ile evlenme isteğidir. Ehl-i beytten olan Hz. Ali iki halife seçildiği halde kendisi halife olmamıştır. Hem belki bu yüzden hem de belki Hz. Fatıma ile olan üzücü olaydan dolayı Hz. Ömer, Hz. Ali ile evlilik yoluyla bağ kurmak istemiş, bu maksatla kızına talip olmuştur. Sünni kaynaklara göre bu evlilik gerçekleşmiş, Şii kaynaklara göre ise gerçekleşmemiştir. Bazı Şiilere göre Hz. Ali kızını Ömer’e vermez, böyle bir evlilik söz konusu olmuşsa bile bu, ya zor ve baskı altında olmuştur; olmuşsa Ömer’le evlendirilen kız Hz. Fatıma’dan değildir, hatta insan bile olmayıp insan kılığına girmiş cinlerden bir dişidir. Sünni kaynaklara göre kız, Hz. Ömer’in ölümünden sonra esasında önceleri babasının kendisini evlendirmek istediği amcası Ca’fer’in oğlu Avn ile evlenmiştir. Hz. Aile de, kızının kayınvalidesi, yani ölen kardeşi Ca’ferin dul hanımıyla evlenmiştir.
Daha öncesinde Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in Hz. Fatıma ile evlenmek istemelerinin de gerisinde, ailece ve konum itibariyle Hz. Peygamber’e daha yakın olma arzusu yatmaktadır. Ne var ki, Hz. Peygamber mazeret beyan edip Fatıma’yı sonraları Hz. Ali’yle evlendirmiştir. Ancak tersinden bir hısımlık sağlanmış, Hz. Ömer kızı Hafsa’yı, Hz. Ebu Bekir de Aişe’yi Hz. Peygamber’le evlendirerek söz konusu yakınlığı sağlamayı başarmışlardır. Hz. Osman’ın ise Peygamber’in iki kızıyla evlendiği bilinmektedir. Esasında Araplar gayet medeni bir zeminde evlilikleri kolaylaştıran teamüllere sahip olup kocası ölen veya boşanan kadının uzun süre dul kalmasına iyi gözle bakmamaktadırlar. Bu türden evlilikler tabii olarak sosyo politik maksatların gözetildiği beşeri olaylardır ve bunların hiçbirini garipsememek gerekir. Zarurat-ı hamse çiğnenmedikçe bir örfe veya geleneğe sahip olanların başkalarının örf ve geleneğini küçümsemesi modern zamanlara ait olup, batının sömürgeci maksatlarını başkalarını medenileştirme, kültürleştirme propogandasının eseridir. Bir kavmin başka bir kavmi istihfaf edip onu küçümsemesi haramdır (49/Hucurat, 11).
3. Devletler arası siyasi evlilikler: Bir kral kızını bir başka ülkenin kralına veya prensine verdiği zaman aralarında akrabalık bağı oluşur, stratejik güçlü ittifaklar kurulmasa bile en azından zımni bir saldırmazlık anlaşması imzalanmış olurdu. Eski Türkler bu amaçla Çinli prenseslerle evlilikler yaparlardı, bazen de bu evlilikler Türkler arasında şikayet konusu olurdu. Bu sayede sülale zincirinde değilse de, silsile zincirinde yeni bir asabiyet oluşturduğundan, bu açıdan evlilikler son derece fonksiyoneldir. Her zaman da 20’li yaşlarda gelin adayı bulunmaz, bazen büluğa henüz ermiş veya baliğ olmamış kızcağız........
