Yaren Atalar ile şiir ve edebiyat üzerine: Aşk ve Ceza’dan, Ahyar ve Yarence’ye
Edebiyat, yalnızca yazılan ve okunan eserlerden ibaret değil; dili, kültürü, toplumsal hafızayı ve insanın duygu dünyasını kuşaktan kuşağa taşıyan güçlü bir mirastır. Bir şairin dünyasına yaklaşmak ise yalnızca dizelerini okumak değil; kelimelerin ardındaki duygu, düşünce, hayat deneyimi ve bakış açısını da anlamaya çalışmaktır. Bu anlayışla hazırladığım “Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa” yazı dizisi kapsamında, Türkçeye, şiire ve edebiyata emek veren isimlerin sanat ve edebiyat yolculuklarını, eserlerini ve düşünce dünyalarını kendi anlatımlarıyla görünür kılmayı amaçlıyorum.
Bu söyleşi dizisinin konuğu; şiirleri ve kitaplarıyla edebiyat yolculuğunu sürdüren şair ve yazar Sayın Yaren ATALAR. Şiirlerinde aşk, özlem, ayrılık, yalnızlık ve insanın iç dünyasına dair duyguları işlerken; tarih, kültür ve geçmişin izlerini de edebî dünyasına taşıyan ATALAR, şiirin yanı sıra romanlarıyla da okuyucuyla buluşuyor. Ah Yar ve Yarence adlı şiir kitaplarının yanı sıra Aşk ve Ceza serisiyle farklı türlerde eserler veren ATALAR ile edebiyat anlayışını ve yazarlık serüvenini konuştuk.
Şiirden romana uzanan bu yolculukta; aşkın ve insanın iç dünyasının edebiyattaki karşılığını, tarih ve kültürün eserlerine yansımasını, Türkçenin şiir dili olarak imkânlarını, günümüz Türk şiirini, edebiyat dünyasına dair düşüncelerini ve edebiyata emek veren isimlere duyulan vefanın anlamını ele aldık.
Yaren ATALAR ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi keyifle okumanız dileğiyle…
Yaren Hanım, “Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa” söyleşi dizimize hoş geldiniz. Merhaba.
Merhaba, hoş buldum. Öncelikle bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum.
Sizi tanımayan okuyucularımız için Yaren ATALAR kimdir? Kendinizden bahseder misiniz?
17 Mart 1976’da Almanya’nın Bendorf şehrinde doğdum. Aslen Trabzon Maçkalıyım. İlk, orta ve lise eğitimimi Zonguldak’ta tamamladım. Eskişehir Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun oldum.
Beni biraz daha yakından tanımak isteyenlere ise ilk söyleyeceğim şey şu olur: Karadeniz kızıyım. İnadım da vardır, hırçınlığım da vardır; çabuk parlarım ama gönlüm de çabuk yumuşar. (Gülüyorum.) Sanırım Karadeniz’in biraz dalgasını, biraz fırtınasını, biraz da inadını taşıyorum.
Bir de Balık burcuyum. Belki şiire bu kadar gönülden bağlanmamda onun da payı vardır. Duygusallığım, sezgilerim, bir sözü herkesten biraz daha fazla içime almam… Sanırım şiirlerimin mayasında biraz da bu var. Ben çoğu şeyi önce aklımla değil, kalbimle karşılıyorum. Sonra o duygu bir yerde kelimeye, kelime de şiire dönüşüyor.
Şair ve yazarım. Şiirlerimde kimi zaman beşerî aşkı, kimi zaman ilahî aşkı kaleme alıyorum. Tasavvuf şiirlerim de var. Bunun yanında tarih, Türk dünyası, vatan, millet ve şehitlerimiz kalemimin önemli damarları arasında.
Aşk ve Ceza 1 ve Aşk ve Ceza 2-53. Mektup romanlarım; Ahyar ve Yarence adlı şiir kitaplarım yayınlandı. Bunun yanında farklı antoloji ve edebiyat projelerinde de yer alıyorum.
Ben bir Asena’yım. Bu da benim karakterimin, duruşumun ve kalemimin ayrılmaz bir parçasıdır.
Kısacası beni yalnızca “şair” ya da yalnızca “yazar” diye anlatmak biraz eksik kalır. Ben yaşadığını, inandığını, sevdiğini, özlediğini ve vefa duyduğunu kalemine taşıyan bir kadınım. Kalemim bazen aşka, bazen tasavvufa, bazen tarihe, bazen de vatana ve şehitlerimize döner; ama hangi konuda yazarsam yazayım, o satırların içinde mutlaka benden bir parça vardır.
Şiirle ilk tanışmanız ve şiir yazmaya başlamanız nasıl gerçekleşti? Sizi şiire yönelten ilk duygu veya düşünce neydi?
Ben şiire “Şair olacağım.” diyerek başlamadım.
Hayatımın zor bir döneminde bir rahatsızlık geçirdim ve yaklaşık bir ay boyunca konuşamadım. İçinizde anlatmak istediğiniz onca şey varken sesinizin çıkmaması çok başka bir duygu.
O dönemde psikoloğum bana “Yaz.” dedi.
Ben de günlük tutmaya başladım. Duygularımı, düşüncelerimi, içimde biriktirdiklerimi ve söyleyemediklerimi yazıyordum. Aslında ilk başlarda yaptığım şey şiir yazmak değil, psikoloğuma kendimi anlatabilmekti.
Fakat zamanla o günlüklerin dili değişmeye başladı. Cümlelerim duyguya, duygularım dizelere dönüştü.
Ben şiiri aramadım aslında.
Sesimin sustuğu yerde şiir gelip beni buldu.
Belki de kalemle gerçek anlamda tanışmam böyle oldu. Konuşamadığım günlerde kelimeler benim sesim oldu.
Şiir sizin için nasıl bir ifade alanı? Bir şiiri kaleme alırken daha çok duygularınızdan mı, yaşadıklarınızdan mı, gözlemlerinizden mi yoksa hayal dünyanızdan mı besleniyorsunuz?
Hepsinden besleniyorum.
Yaşadıklarım elbette şiirlerimde önemli bir yer tutuyor ama yalnızca kendi hayatımı yazmıyorum. Gördüğüm bir yüz, duyduğum bir cümle, bir insanın hikâyesi, eski bir eşya, bir vapur sesi, bir annenin susuşu bile bende şiirin kapısını açabiliyor.
Şiirlerimde bazen beşerî aşkı, bazen ilahî aşkı kaleme alıyorum. Tasavvuf şiirlerim de var.
Aşkı yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygu olarak görmüyorum. Hasretin de aşkı vardır, memleketin de, insanın Yaradan’a yönelişinin de…
Ben şiiri yazarken önce kelimeyi değil, duyguyu arıyorum.
Çünkü bana göre şiir önce insanın canına değmeli. Okuyan kişi benim yaşadığımı yaşamamış olsa bile bir dizede kendisini bulabiliyorsa şiir orada gerçek karşılığını bulmuştur.
Şiirlerinizde aşk, ayrılık, özlem, yalnızlık ve iç hesaplaşma gibi bireysel temaların yanında tarihî ve millî unsurlar da görülüyor. Bu farklı temalar edebî dünyanızda nasıl bir bütünlük oluşturuyor?
Çünkü bunların hepsi benim.
Aşkı yaşayan kadın da benim, ayrılığı yazan da; bir şehidin ardından ağıt yazarken kalemi titreyen de benim, Türk tarihini yazarken heyecanlanan da.
Bir şiirimde sevdiğime seslenebilirim; başka bir şiirimde Bozkurt’a, Kızılelma’ya, Türk tarihine veya şehitlerimizin hatırasına uzanabilirim.
Ben bunları birbirinden ayırmıyorum.
İnsanın yüreğinde yalnızca aşk yok. Vatan var, geçmiş var, anne var, evlat var, hasret var, inanç var.
Benim şiirim de bütün bunlardan besleniyor.
“Demir Dağ Susmuştu” şiirinizde Ergenekon, Bozkurt ve Kızılelma gibi Türk kültürünün güçlü sembollerine yer veriyorsunuz. Türk tarihinin, kültürünün ve mitolojik hafızasının şiirinizdeki yeri nedir?
Türk tarihi benim için yalnızca geçmişte yaşanmış olayların sıralandığı bir tarih kitabı değildir. Bir milletin hafızasıdır.
Ergenekon, Bozkurt ve Kızılelma da benim için yalnızca şiirde kullanılacak semboller değil; Türk milletinin yüzyıllardır taşıdığı büyük hafızanın parçalarıdır.
Ben bir Asena’yım. Dolayısıyla Türk tarihine, Türk kültürüne ve Türk dünyasına duyduğum bağlılık kalemime de doğal olarak yansıyor.
Geçmişi bilmeden bugünü anlayamayacağımıza inanıyorum. Çünkü bir millet hafızasını kaybederse zaman içerisinde kimliğini de kaybetmeye başlar.
Ben de kalemimin gücü yettiğince o hafızanın izini sürmeye çalışıyorum.
Aşk ve Ceza serinizde bir günlük üzerinden geçmişe uzanan; Trabzon’dan farklı coğrafyalara taşınan aşk, tarih, gizem ve insan hikâyeleriyle karşılaşıyoruz. Bu eseri yazmaya sizi yönelten temel düşünce ve ilham neydi?
Aşk ve Ceza, adıyla ilk anda iki yüreğin birbirine yazılmış hikâyesini düşündürebilir. Oysa benim bu romanda “aşk” diye tarif ettiğim duygu, bir gönül hikâyesinin sınırlarını çoktan aşan; insanı doğduğu toprağa, mensubu olduğu millete ve gölgesinde başını kaldırdığı bayrağa bağlayan çok daha büyük bir sadakatin adıdır.
Bu eserdeki “aşk”; vatana, millete, bayrağa ve uğruna bedel ödenmiş değerlere duyulan aşktır. “Ceza” ise o vatana, o millete ve o bayrağa ihanet edenlerin, yaptıklarının karşılığıyla yüzleşmesidir.
Bu yüzden Aşk ve Ceza benim için yalnızca bir aşk romanı değil; aynı zamanda bir Derin Devlet romanıdır.
Romanın dünyasında istihbarat, ajanlar, gizli yapılanmalar, devletin görünmeyen yüzünde yürütülen mücadeleler, sırlar ve geçmişten bugüne taşınan hesaplaşmalar var. Fakat ben bütün bunları yalnızca heyecan yaratmak için kullanmadım. O görünmeyen dünyanın içerisinde de insan var; sadakat var, ihanet var, fedakârlık var, kayıplar var ve ödenen bedeller var.
Çünkü bazen bir insanın en büyük aşkı başka bir insan değildir.
Ve o aşk öyle bir aşktır ki gerektiğinde insan sevdiğinden, hayatından, hatta kendi canından vazgeçebilir; ama bayrağından vazgeçmez.
Romanın isminde geçen “Aşk” ile “Ceza” arasındaki bağ da tam olarak burada kuruluyor. Bir tarafta vatanına ve bayrağına sadakatle bağlı olanların aşkı; diğer tarafta o değerlere ihanet edenlerin karşılaşacağı bedel…
Bir günlük üzerinden açılan hikâye de zamanla bu büyük dünyanın kapısını aralıyor. Trabzon’dan başlayıp farklı coğrafyalara uzanan anlatıda geçmişle bugün, aşk ile ihanet, devlet ile istihbarat ve insanın kişisel hikâyesi birbirine bağlanıyor.
Ben Aşk ve Ceza’yı yazarken yalnızca olayları anlatmak istemedim. Okuyucunun kitabı kapattığında şunu hissetmesini istedim:
Bazı aşklar bir yüreğe yazılır; bazı aşklar ise bir vatana.
Ve vatana yazılan aşkın bedeli de sadakati de ağırdır.
Aşk ve Ceza’da yakın tarihe ilişkin olay........
