COP31: İklimin siyasi ekonomisi
Paris Anlaşması, iklim diplomasisini karbon üzerine kurdu. Antalya onu güç üzerinden yeniden düşünmek zorunda. Çünkü Paris’in üzerine kurulduğu dünya artık yok.
İklim diplomasisinin otuz yıllık kelime dağarcığı, meselenin nasıl değiştiğini de gösteriyor. Önce emisyon ve azaltım dedik. Ardından 1,5 derece, net sıfır, karbon bütçesi ve ulusal katkı beyanları geldi. İklim krizi esas olarak fiziksel bir karbon sorunu olarak tarif edildi. Bu yanlış değildi, ama eksikti.
Karbon atmosferde birikiyor. Onu azaltmanın faturası ise bir ülkenin bütçesine, bir şirketin yatırım kararına, bir işçinin mesleğine, bir devletin borcuna, başka bir ülkenin ihracatına düşüyor. Karbon küresel, bedeli yerel. 9 Kasım'da Antalya'da açılacak COP31'in temel gerilimi burada.
Paris'in dehası, herkese aynı politikayı dayatmadan ortak bir yön yaratmasıydı. Küresel bir emisyon bütçesini yukarıdan paylaştırmak yerine her ülke kendi hedefini koyacak, hedefler beş yılda bir yenilenecek, şeffaflık arttıkça çıta yükselecekti. Motor yaptırım değil, gönüllülük ve karşılıklı gözetimdi.
Model bir varsayıma dayanıyordu: Zaman iklim politikasının lehine işleyecekti. Teknoloji ucuzlayacak, sermaye dönüşüme akacak, maliyet düştükçe iddialı hedefler siyaseten mümkün hale gelecekti.
Öyle olmadı. Evet, teknoloji tarafında bunun bir bölümü gerçekleşti. Ama küresel siyaset başka yöne gitti. Jeopolitik rekabet sertleşti. Sanayi politikası geri döndü. Ticaret ile güvenlik arasındaki sınır silikleşti. Küresel kutuplaşma arttı. Kritik mineraller, bataryalar, yarı iletkenler, elektrik şebekeleri ve temiz enerji teknolojileri yalnız ekonomik değil, stratejik varlıklara dönüştü. Böylece iklim politikası da çevre politikasının sınırlarını aştı.
Bir güneş paneli artık yalnız emisyon azaltmıyor; bir üretim zinciri kuruyor. Elektrikli otomobil yalnız petrol tüketimini düşürmüyor; otomotiv sanayisinin geleceğini yeniden şekillendiriyor. Karbon standardı yalnız emisyonu ölçmüyor; hangi üreticinin hangi pazara, hangi maliyetle gireceğini etkiliyor.
Bu nedenle iklim politikasının temel gündemi de değişiyor. Karbonsuzlaşan dünyanın ekonomik gücü nasıl dağılacak? İşte, COP31’in kritik önemi burada.
Dönüşümün siyasi ekonomisi
COP31’i “uygulama zirvesi” ile birlikte tanımlayan kavram belki de dönüşümün siyasi ekonomisi olacak. Çünkü mesele yalnız ne kadar karbon azaltacağımız değil; dönüşüm sırasında sermayenin, riskin, teknolojinin, maliyetin ve yeni ekonomik fırsatların kimler arasında, nasıl dağılacağı.
Gelişmekte olan ülkelerin ucuz sermayeye erişimi sınırlı. Devletlerin mali alanı borç, büyüme, güvenlik ve sosyal harcamaların baskısı altında. Uyum finansmanı ihtiyacın gerisinde. Kritik mineraller ve temiz teknoloji üretimi belirli ülkelerde yoğunlaşıyor. Elektrik şebekeleri birçok yerde yenilenebilir enerji yatırımlarının hızına yetişemiyor. Dolayısıyla her iklim kararı aynı zamanda bir ekonomik dağılım kararı haline geliyor.
Hangi proje finanse edilecek? Riski kim üstlenecek? Hangi teknoloji desteklenecek? Yeni fabrikalar nerede kurulacak? Dönüşümün maliyetini hangi sektör taşıyacak? Uyum kaynaklarında öncelik kime verilecek? Yeni yeşil ekonominin yarattığı değer nerede birikecek?
Bunlar teknik gözüken ama özünde siyasi sorular. Cevapların yönü de kabaca belli. Ucuz finansmana ulaşan daha hızlı dönüşüyor. Teknolojiyi geliştiren pazar kazanıyor. Standardı koyan, başkalarının üretim koşullarını belirliyor.
Avrupa’nın Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması bunun somut örneklerinden biri. Avrupa karbon kulübünü fiilen kurdu. Müzakere masasında değil, kendi gümrük kapısında. Karbonu fiyatlamak, sonuçta rekabetin kurallarını yeniden yazmak demek.
Para var, ama fiyatı aynı değil
Siyasi ekonomi en çıplak haliyle finansmanda görünüyor.........
