İlber Ortaylı’dan ötesi...
Işık Üniversitesine Akademik Yıl Açılış Dersi için davet ettiğimde, kürsünden kendisini takdim ederken belirttiğim gibi, İlber Ortaylı’yı 1977 yılında tanıdım. O genç ben neredeyse çocuktum. Şimdi adını kimsenin bilmediği felsefeci Prof. Nusret Hızır, bir dönem Ankaralıların hayatına bir hayli karışmış Ayşe Abla İlkokulu’nun sahibi Ayşe Abla’nın kocasıydı. Okulun en üst katında yaşarlardı. Nusret Bey, matematik, fizik, felsefe, müzik alanlarında eğitimini Almanya’da almış, İstanbul Üniversitesinde Hans Reichenbach’ın asistanlığını yapmıştı. Muhteşem bir zekâ ve yetenek (ondaki müzik kulağını kimselerde görmedim) ama şahane bir tembeldi. Yazmayı sevmiyordu.
Emekli olduktan sonra o Ayşe Abla okulundaki bir sınıfta haftada bir gün ‘seminerler’ düzenliyordu. Yeteri kadar ele alınmamasına çok üzüldüğüm, Ankara’nın o yıllardaki çok zengin akademik-entelektüel birikimi o seminerlere katılıyordu. Ben de birkaç kez gittim. Benim diyen herkes oradaydı ve tümü benden fersah fersah yaşlıydı. Zaman ve hayat yaş farkını ortadan kaldırır. O insanların çoğuyla sonradan çok yakın dost ve meslektaş oldum.
İlber Hoca’yı işte ilk kez o çalışmalarda gördüm. Gösterişli, hırslı, inatçı, kararlı birisiydi. Sonra Ankara sokaklarında karşılaştık. Hayatın bin bir hengamesinden biri olan o ‘hazırlık’ yıllarını tamamladıktan sonra bu defa çok yakın dostum Erhan Göksel’in aracılığıyla yeniden buluştuk. Geceleri geç vakitlere kadar Erhan’ın evindeki sohbetler uzar giderdi. Derken hayatın bazı beklenmeyen ayrıntıları da yaşamlarımızı birbirine yaklaştırdı. Sonrası, ikimizin de yakın tarihlerde göçtüğü İstanbul ve Türkiye’nin tanıdığı İlber Ortaylı.
Şunu da belirtmeliyim, madem hatırlardan söz ediyorum, İlber Ortaylı’yı özellikle benim için farklılaştıran, o yıllarda gerçekleştirilen çeşitli sempozyumlarda bazen çok müstehzi bazen çok hışımlı şekilde yaptığı sunuşlar, verdiği cevaplar, sürdürdüğü tartışmalardı.
Hiç şüphe yok ki, hayatın kendisine bahşettiği imkânları büyük bir akılla değerlendirmesini bilmiş, müstesna bir kabiliyetti. Yetenekleri itibariyle hiç çekinmeden küçük bir dâhiydi diyebilirim. O hafıza, bildiği o yabancı diller, zamanla geliştirdiği berrak ve keskin üslup, tarih kültürü ve birikimiyle, İlber Ortaylı alıştığımız geleneksel tarihçi tipolojisinin çok ötesindeydi. Derya deniz bir insandı. Kelimenin tam manasıyla nevi şahsına münhasır bir insandı. Bu bakımlardan yeri zor doldurulacak, hayli aranacak bir şahsiyet olduğu muhakkaktır.
Ölümünün ardından yazılıp çizilenlerin içinde gerçeklik payı olan çok az yazı var. Ötesi X’te cereyan eden sabuklamalardır. Hayat, X’te yaşanmaz, o bir saçmalıktır, mesele kapsamlı fikir ve yazıdır. Yazıya dökülmeyen hiçbir düşünce kıymet taşımaz (‘kıymeti yoktur’ demiyorum). İlber Ortaylı için vakti zamanında yazılmış bazı değerlendirme yazıları mevcuttur. Onlar da çoğunlukla birer ‘fahriye’dir (‘güzelleme’). Analitik yazı neredeyse yoktur. Bu durumun ana sebebi, Ortaylı’nın akademik yapıtlarından uzaklaşması ve popüler bir figür olarak tezahür etmesidir.
***
Ortaylı, yazdığı doktora tezi ve kitaplarla akademik hayatına idare tarihçisi olarak başlamıştır ve alanında öncüdür. Hakkında yazılan hiçbir metinde değinildiğini görmediğim ilk kitabı Tanzimattan Sonra Mahalli İdareler (Yerel Yönetimler) adını taşır ve 1974 yılına aittir. Ardından, büyük bilginimiz İlhan Tekeli hocayla kaleme aldıkları Türkiye’de Belediyeciliğin Evrimi gelir. Onu da 1979 yılında çıkmış Türkiye İdare Tarihi izliyor. İlber Hoca çok spesifik bir alanda çalışmaktadır ve bu kitaplar, maalesef yine tamamen unutulmuş olan, fakat döneminde en az ODTÜ ve Mülkiye kadar önemli bir........
