Kırılganlığın suç olduğu bir devrim: Tiyatrocu Egemen Cıgal, Dünyanın En Güçsüz Babası'nı anlatıyor
Tiyatro serüvenine üniversite yıllarında başlayan, eğitiminin ardından uzun süre sahne arkasında çeşitli görevler üstlenen Egemen Cıgal; hem metnini kaleme aldığı hem de sahnede Levent karakterine hayat verdiği Dünyanın En Güçsüz Babası oyunuyla seyirci karşısına çıkıyor.
Cıgal, 2034 yılının distopik atmosferinde geçen oyununda ele aldığı toplumsal cinsiyet ve erkeklik baskısını, politik tiyatroda karşılaşılan sansür ve otosansür meselesi ile günümüz koşullarında bağımsız tiyatro yapmanın zorluklarını T24’e anlattı.
Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın
- İlk olarak seni tanıyarak başlayalım, Egemen Cıgal kimdir?
Ben hem bir klinik psikoloğum hem de tiyatrocuyum. Tiyatro maceram üniversitede başladı aslında, düzenli olarak hiç değilse. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) başlamıştım. Normalde ilk başta İTÜ'de makine mühendisliği okuyordum ama sonra bıraktım, psikolojiye geçtim. O süreçte de tiyatro hep arkada böyle akan bir şey olarak devam etti. Uzun süre üniversite tiyatrosu yaptım. Hatta bir süre kurumsallaşmayı bile denedik. Ama sonra pandemidir, başka şeylerdir, olmadı ve ben de ufak bir eğitim alma kararı alıp Craft Oyunculuk Atölyesi'ne katıldım. Yaklaşık iki-üç yıl önce de oradan mezun oldum. Ama yanda da hep böyle arkada sahne üstü olsun, sahne arkası olsun, reji olsun, yardımcı yönetmen olsun, farklı farklı alanlarda böyle çalıştım. Son bir yıldır da Tiyatro Kontra ekibiyle böyle Craft'tan mezun bir grup arkadaş çalışıyoruz. Benimki ikinci oyun oldu. Ama hani küçük ekip malum. Herkes her oyuna bir şekilde desteğini atıyor. Yani ben her gün diğer oyuna böyle bir uğruyorum mutlaka. Onlar sağ olsun sürekli uğrarlar, ararlar, sorarlar. Hep ortak gider çoğu şeyde. Kabaca böyle anlatabilirim.
- Tiyatro sonuçta psikoloji, sosyoloji ve benzer pozitif bilimlerin de iç içe olduğu bir sanat aslında. Ne kadar faydalanabiliyorsun psikoloji eğitiminden tiyatroda?
Ekstra bir bakış açısı kesinlikle sağlıyor. Yani bir şeyi okurken, dramaturji yaparken ya da döneme dair bir şey araştırmamız gerektiğinde; atıyorum oyunda bir karakter var, böyle çözümlemeye çalışıyoruz, tıkandığımızda bir kitap açıp bakabiliyorum mutlaka. Hep bir çıkış noktam oluyor. Farklı farklı kuramlar olsun, bir şey olsun... O farklı bir bakış sağlıyor hep.
İcra sırasında da biraz değişiyor. Bazen ketlediği de oluyor. Biraz çünkü mesafe almama sebep oluyor karaktere. O tarz durumlarda genelde bir şekilde onu geri planda bırakmak durumunda kalıyorum. Orada öğrendiklerimin, ettiklerimin, o fazla bilginin beni boğmaya başladığı olabiliyor. Ama dediğim gibi bazen de çok işe de yarayabiliyor.
Şey anlamında çok işe yarıyor; şimdi ikisi de hikâye işi aslında. Tiyatroda da bir karakteri ya da bir hikâyeyi takip ediyoruz. Seans odasında da benzer bir şey oluyor. Orada da birinin hikâyesi oluyor aslında. Onun hikâyesini takip ederken buluyoruz, ona eşlik ederken buluyoruz. O açıdan böyle sürekli birbirine pas atıyor bir yerde.
Egemen Cıgal
- Burada hemen iki soruyu birlikte sorayım; ilk olarak Dünyanın En Güçsüz Babası oyunu ne anlatıyor onu senden dinleyelim ardından oyunun fikri nasıl ortaya çıktı biraz da ondan bahseder misin?
Yaratım sürecinden başlayayım aslında. Bu birkaç yıl önce bir provada, bir yönetmen -ben de yardımcı yönetmendim- bir şey deneniyordu sahnede. "Hadi aklınıza gelen şeyleri yazın. Bırakın prova notu almayı, size serbest çağrışımla ne geliyorsa onları yazın" demişti. Orada da öyle bir beş cümlelik bir şey çıkmıştı bir adamın yağmurla olan ilişkisine dair. Sonra fikir çok hoşuma gitti. Tekrar tekrar geliştirmeye başladım, böyle arkadaşlarımla beyin fırtınası yapa yapa. Tabii biraz hayatla alakalı şeylerden bir türlü başlayamamıştık. En sonunda bir tane metin çıktı. Onu da yönetmenimize götürdüm. Prova almaya başladık.
Oyun kaba hâliyle şöyle bir şey anlatıyor. Yağmur bağımlısı bir adamımız var. Ve onun bir karısı var; güneş bağımlısı bir kadın. Ve bunların kucağına bir çocuk düşecek. Hamile olduğunu öğreniyor eşinin. İlk başta, hikâye sadece bunu anlatıyordu.
Daha sonra prova döneminde biz, seyirciye anlatıyor ama neden anlatıyor sorusunun cevabını bulamıyorduk. Zaten metin de birkaç kere revize oldu arada o yüzden. Ondan sonra bu ekip bir fikirle geldi. Bunu hangi alanda anlatabiliriz diye. İlk önce bir mahkeme fikri çıktı, sonra başka şeyler çıktı. Sonra yavaş yavaş bu oyunun aslında toplumsal erkek rollerinin kişiler üstünde yarattığı baskıyı anlattığı ve bunun babalık üstünden konuştuğumuz bir yerde ise, "Bundan 10 yıl sonra, sekiz yıl sonra, altı yıl sonra bu rollere adapte olmak zorunda kalmış biri olsa ve bunu kendi için değil de ailesi için yaptığı şeklinde kendini haklılaştırsa nasıl bir dünya olurdu?" dedik. Ve o da bizi 2034 yılına götürdü.
2034 yılında bir devrim olmuş. Devrim........
