menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir beyaz yakalının gözünden 'Kendi': Plazalardan tiyatro sahnesine, sistemin hem mağduru hem faili olmanın hesaplaşması

17 0
04.04.2026

Gündüzleri bir insan kaynakları profesyoneli, geceleri ise tiyatro yazarı olan Elif Doğanay, kaleme aldığı ilk oyunu Kendi ile beyaz yakalıların bu sıkışmışlığını çarpıcı bir şekilde sahneye taşıyor.

Sistemin hem mağduru hem de faili olmanın yarattığı çelişkileri tam da "içeriden" bir gözle anlatan Doğanay, Kendi’nin ortaya çıkış hikâyesini, Michel Foucault ve Byung-Chul Han'ın fikirlerinden beslenen yenilikçi oyununu, iş dünyasındaki tükenmişliği ve bağımsız tiyatro yapmanın zorluklarını T24 anlattı.

Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın

- Oyuna geçmeden önce ilk olarak seni tanıyarak başlayalım, Elif Doğanay kimdir?

2021 yılında Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı ve Felsefe bölümlerinden mezun oldum. Mezun olduğumdan beri de insan kaynakları (İK) alanında çalışıyorum. Kendi de benim kaleme alıp sahnelediğim ilk tiyatro oyunum.

- Tiyatro nasıl oldu?

Tiyatro aslında benim hep yapmak istediğim bir şeydi. Edebiyat okuma sebeplerinden biri de bu. İşte hep seçmeli derslerimi bu yönde aldım. Devamlı da hep bunun hayalini kurdum. GalataPerform'un tiyatro yazarlığı atölyelerine katılmıştım bir dönem ve hep aklımda "Acaba yazdığım bir şeyi bir gün sahnede görebilir miyim?" sorusu vardı. Sonunda gerçekleşmiş oldu. Çok mutluyum o açıdan.

- Kendi oyunu ne anlatıyor onu senden dinleyebilir miyiz?

Kendi de benim gibi bir insan kaynakları çalışanı ve orada sadece bir İK çalışanı ne yapıyor, bir günü nasıl geçiyordan ziyade bu performans baskısı tam anlamıyla nasıl bir şeye dönüşüyoru konu almak istedim. Hani bu sosyal medyada gördüğümüz "clean girl" akımları, bir çalışanın işte beyaz yakanın bir günü... Aslında bu sürekli tekrarda nasıl bir şeye dönüşüyor, biraz bunu ele almak istedim. Bir İK çalışanının kendisiyle mücadelesi, sistemin içerisinde nasıl sıkışmış hissettiği ve kendisinin artık o sistemin bir sürdürücüsü olması esas konu bu. Ama aynı zamanda orada içselleştirdiği bir dış ses var: "Kolajen almalısın, şöyle görünmelisin, şöyle beslenmelisin, şöyle spor yapmalısın..." Aslında o kişinin artık kendisi ile mücadelesinin, performans baskısının kendisine yarattığı şeyin sonuçlarını görüyoruz diyebiliriz.

Nihal Temel Kendi oyununda | Fotoğraf: Aleyna Çolak

- Ekiple nasıl bir araya geldiniz?

O çok çılgın bir hikâye oldu bana kalırsa. Çünkü ben tiyatro dünyasının içinden gelmiyorum. Oyunculuk ya da yönetmenlik gibi tecrübelerim yok. Ben ilk bu metni yazdım. Bu gerçekten bir tiyatro metni oldu mu ondan bile haberim yoktu. Çünkü çatışmayı ben çok soyut bir yerden kurdum. Hatta onu da bir bilgisayar oyunundan yola çıkarak "Böyle bir dış sesin kişi üzerindeki etkileri nasıl sahnelenebilir?" gibi soyut bir çatışmadan yola çıktım. O yüzden ben ilk insanlara, "Bu metin olmuş mu? Feedback verir misiniz? Nasıl değiştirebilirim?" gibi bir yerden ulaştım. Doğru bir mentör eşleşmesi oldu bir noktada diyelim.

Ve artık "Tamam bu gerçekten sahneye konulabilir" düşüncesi oluştuktan sonra dedim ki, "Peki bunu kim oynayacak?" Ben oyunculuktan anlamıyorum. Ve Boğaziçi grupları aracılığıyla Nihal Temel’i buldum. O da Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden yakın dönemde mezun olmuştu ve metin hemen onu içine aldı. Çünkü o da iş arıyordu, çok stresliydi ve bir nevi -çok kelime şakası yapmak istemiyorum ama- "kendi"ni buldu. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü de ilk 1.000'den, 2.000'den girilen bir bölüm. Milyonlarca kişi içinden böyle bir sıralama yapıyorsunuz, o okulu bitiriyorsunuz ve birden siz de kendinizi işsizlikle mücadele ederken buluyorsunuz. Onun baskısı; sürekli sanki o sınav için o kadar çalışmamış, üniversite boyunca o kadar mücadele etmemiş gibi tekrar baştan IQ testleri, mülakat süreçleri... Tam bu karmaşanın içindeyken şansa ben ona ulaşmış oldum. Sonrasında o da, "Bir de tabii bizim yönetmene ihtiyacımız var, bu rejiyi ben kendi başıma çıkaramam." dedi. GalataPerform aracılığıyla aslında onlara sorarak "Kim böyle bir şey yönetmek ister?" derken Furkan Güder'i buldum. Üçümüz bir araya geldik.

Nihal Temel | Fotoğraf: Murat Çetinkaya

- Yönetmen Furkan Güder'in metninize entegre ettiği cam kabin ve sekiz canlı kameradan oluşan yenilikçi reji, yazım aşamasında kafanızda kurduğun dünyaya ne gibi yeni anlamlar kattı?

Benim için bu cam kabin aslında Foucault'nun da betimlediği, Jeremy Bentham'dan gelen bu Panoptikon fikrini yansıtıyor. Yani bir kule düşünelim hapishanenin ortasında ve diyelim ki herkesi işte bu kule görüyor. Artık bir noktadan sonra o kulenin içerisinde biri var ya da yok, önemini kaybediyor. Orada önemli olan şey o kule tarafından gözetleniyor muyum hissi. İnsan artık kendi kendini disipline etmeye başlıyor. O fikri temsil ediyor aslında benim için bu cam kabin ve o açıdan çok iyi bir eşleşme oldu bence. Furkan'la yollarımızın kesişmesi, böyle bir şey katması beni çok mutlu etti.

- Dekor oyunda bir arka plan değil, yardımcı rolde oynayan oyuncular gibi. Bazı kameralar özellikle... Bu içinde bulunduğumuz ekonomik koşullarda oyunun dekoru, ne kadar minimalist görünse de maliyetli bir dekor. Siz dekor, ulaşım gibi kalemleri nasıl karşılıyorsunuz?

Ben gündüz insan kaynakları alanında çalışıp gece kazandığım parayı tiyatroya harcıyorum gibi bir döngüdeyim bir süredir. Hani başta hep krediler vesaire çektiğim de oldu. Zor bir süreç ama o anlamda çok ben şanslıydım, karşıma çıkan insanlar destekleyici oldu genelde. İşte nakliyecimiz hep vaktinde gelir, oyunu kendisi de izliyor. Onun dışında mesela baskı için birini buluyorum, şansıma o da eski tiyatrocu çıkıyor, oyuna geliyor, yorumlar yapıyor vesaire. Bir şekilde ucundan tutmaya çalışan insanlara çok denk geldim. Onun dışında tabii........

© T24