menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Vicdan, birçok yerinden kırılmış bir kemik gibi sadece bir kelime

25 0
22.03.2026

Mart 2026'nın ortasında Türkiye, iki önemli mütefekkirini kaybetti. Tarihçi İlber Ortaylı ve yazar Ahmet Turan Alkan… Taş öyle atılmaz, gül böyle atılır!  İkisi de yıllarca bu ülkenin entelektüel birikimine katkı sunmuş, ikisi de sağlıklarında bolca konuşulmuş, tartışılmış, kimi zaman sevilmiş kimi zaman eleştirilmiş isimlerdi. Ama asıl mesele, ölümlerinden sonra başladı. Ölüm, normal şartlarda insanlar arasındaki hesapların kapandığı, dilin sustuğu, kalbin incindiği yaraların artık kanamaması gereken bir andır. Medeniyet dediğimiz şey, belki de ölü karşısında takındığımız tavırla ölçülür, Neden? Çünkü ne deriz biri ölünce, “Allah taksiratını affetsin.” Varsa tabi. Kişinin kıyameti öldüğü gün koparmış, hesabını da insanlar mı soracakmış? Hadi ordan! Tarih boyunca bütün kültürlerde ölünün arkasından konuşmanın sınırları olmuş, cenaze merasimleri kutsal bir hüviyet kazanmıştır. Çünkü ölenle birlikte dünyevi hesaplaşmaların da sona ermesi gerektiği fikri, insanlığın en kadim ahlaki öğretilerinden biridir. Oysa bu iki cenazenin ardından sosyal medyada ve bazı mecralarda yükselen sesler, Türkiye'de linç ve nefret kültürünün ne kadar derin bir ideolojik yarığa dönüştüğünü bir kez daha gösterdi. İlber Ortaylı için "tarihçi değildi", "aslında şuydu buydu" diyenler, Fatih Camii haziresine defnedilmesine itiraz edenler, hatta "ölünün arkasından konuşulur mu" tartışmasını bile küfürbazlığa çevirenler… Ahmet Turan Alkan için ise yıllarca hapis yatmış, sağlığında yıpratılmış bir adamın ölümünde bile "zaten FETÖ'cüydü", "zaten şuydu" diyerek infazı sürdürmek isteyenler… “Ordusuna asker olmak” istedikleri peygamberin “kıyas’la ilgili sözlerinden pek bir şey öğrenmeden kendilerini fetva verecek kadar ulu kimseler zannetme cürettine düşmüşler. Olmadıkları yerde göremedikleri saygının, var sayılamamanın hasetiyle ölü-diri demeden kolayca itelenebildikleri kitleleri de böylece suistimal etmeyi zanaat edinmişler. Kitleleri linç ve nefretle sürükleyen şeyse aslında sözler değil, bu “okumuş adam”ların kibri. Bir Allah değiller, ama fırsat bulsalar “neredeyse peygamber”liklerini  ilan edecekler.

“Linç” kelimesi, dilimize İngilizce "lynching"ten geçmiştir. Amerikan Devrimi sırasında ortaya çıkan bu kavram, özellikle İç Savaş sonrasında Ku Klux Klan gibi ırkçı grupların siyahilere uyguladığı yargısız infazları tanımlamak için kullanılmış. Türk Dil Kurumu “linç”i şöyle tanımlar: "Birden çok kimsenin “kendilerine göre suç olan” bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi". Ama modern çağda linç, yalnızca fiziksel öldürmeyi değil, bir insanın itibarını, sosyal varlığını, mesleki kariyerini, hatta hatırasını hedef alan bir mekanizmaya dönüştü. Tanıl Bora'nın “Türkiye'nin Linç Rejimi” kitabında çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi: "Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir". Bu tanımın altını iyi çizeyim: Kolektif utanç yaratmayan bir linç, toplumu toplum olmaktan çıkarır. Peki ya linç, ölümden sonra da devam ediyorsa? Ya linç, artık bir insanın hatırasına, mezarına, geride bıraktıklarına yöneliyorsa? İşte o zaman "medeniyet kaybı" dediğimiz şey, bir felaket senaryosu olmaktan çıkıp gündelik hayatın sıradan bir pratiğine dönüşüyor demektir. Türkiye'de linç, Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren var olan bir olgu.. Türkiye'de linç  meselesi, bu konuda oldukça detaylı bir kronolojiye de sahiptir.

Millî Mücadele yıllarında Damat Ferit Paşa hükümetlerinde görev almış, Mustafa Kemal Atatürk'ü "çete reisi" olarak nitelendirmiş olan gazeteci Ali Kemal'in akıbeti, linç kültürünün erken dönemdeki en çarpıcı örneklerinden biri bence. 1922'de İstanbul'da gözaltına alınıp Ankara'ya götürülmek üzere yola çıkarılan Ali Kemal, İzmit'te dönemin komutanı Sakallı Nurettin Paşa'ya teslim edilir. Nurettin Paşa, daha sonra bu olayı gururla anlatır: "Aldım. İstintak ettim. Hakaret ettim. Sonra da asker ve ahaliden bir kalabalık toplamalarını emirerlerime emrettim. Topladılar. Beklesinler, Ali Kemâl'i çıkartacağım, hemen üstüne üşüşsünler, sopa ile taşla, yumruk ile gebertsinler, dedim. Öyle yaptılar..."

Ali Kemal'in naaşı, linç edildikten sonra ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda sürüklenmiş, ardından bir köprüye asılmıştır. Bu olay, linçin sadece bir öldürme biçimi değil, aynı zamanda bir teşhir ve aşağılama ayini olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Oysa Cumhuriyet’in kuruluş amaçları arasında bu yöntemleri aslında ortadan kaldırmak vardı.

6 Kasım 1922'de Nurettin Paşa tarafından linç ettirilerek öldürülen Milli Mücadele karşıtı gazeteci Ali Kemal, linç edilmesinden sonra idam sandalyesinde. Göğsündeki kağıtta "Din ve Vatan Haini Ali Kemal" yazıyor

1955 yılında gerçekleşen 6-7 Eylül Olayları, linç ve nefret kültürünün etnik ve dini azınlıklara yöneldiği büyük bir kırılma noktasıdır. Tanıl Bora'nın kitabının yeni baskılarında bu olaylara özel bir bölüm ayrılmıştır. Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşların dükkânları yağmalanmış, evleri basılmış, insanlar sokak ortasında dövülmüş, öldürülmüştür. Demokrat Parti Hükümeti’nin resmi söyleminin beslediği düşmanlık, sokaktaki kalabalığı bir linç güruhuna dönüştürmüştür. 1993 yılında Sivas'ta yaşanan Madımak Katliamı ise, linç tarihimizin en karanlık sayfalarından biridir. Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'a gelen aydınların, yazarların, sanatçıların kaldığı otel, bir kalabalık tarafından kuşatılmış ve ateşe verilmiş, 37 kişi yanarak can vermiştir. Bu olay, linçin sadece bir "sokak hareketi" değil, aynı zamanda derin ideolojik saiklerle beslenen toplumun yöneten ve iteleyebilen bazı unsurlarının göz yumduğu, hatta kışkırttığı bir toplumsal patlama olduğunu göstermiştir. Bu tarihsel örneklerin ortak noktası şudur: Linç edilenler, her seferinde "öteki" ilan edilenlerdir. İster Ali Kemal gibi siyasi bir düşman olsun, ister azınlıklar, ister Alevi aydınlar... Linç, toplumun "biz" dediği kesimin, "onlar" dediği kesimi cezalandırma aracı olarak işlemiştir. Ve bu "biz" ile "onlar" arasındaki sınır, ideolojik olarak çizilmiştir. Linç ve nefret kültürünü anlamak için sadece tarihsel olaylara değil, bu olayları analiz eden kitaplara da bakmak gerekir.

Tanıl Bora'nın “Türkiye'nin Linç Rejimi” kitabı, bu alandaki en önemli çalışmalardan biri.. Bora'ya göre Türkiye'de linçler silsilesi, sürekli bir "rejim" olduğunu düşündürmektedir. Bahaneler ve hedef alınan kesimler birbirine benzemektedir: Eskiden azınlıklar, Aleviler, komünistler; 2000'lerde PKK'yı bahane ederek Kürtler; bugün ise herkes. Bora'nın kitapta Nazi Almanyası ile........

© T24