menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Necati Tosuner: Masalara vura vura konuşuyorum, duyuyor musun?

47 0
08.03.2026

“Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.”

-Edip Cansever

Hiç çocuk gibi çocuk olamadım. Doğuştan değil, sonradan aksayan bir ayağım vardı, anası babası gibiyimdim, kimseler oradan vurmasın diye onu saklamak için kuğu gibi yürürdüm. Belli olmasın diye ayağımın aksadığı hiç koşmadım. Ama kafamın içinde hep bir koşuşturma… Başım gövdemin üzerinde bir arı kovanı adeta. “Sen de öleceksin be yavrum, işine bak!” Ayağımdaki damar kalbime kadar uzanıyor benim de, yine de sakladım hep ayağımın aksadığını, onu görenler kalbimin de aksadığını görmesinler diye… Yoksa ben yetişkin mi doğdum? “İnsan” deyince aklıma iblisler, şeytanlar geliyor. Çobanoğlu’nun da dediği gibi “Benden daha ne olur, yürür yalan söylerim…” Bazen doğmamış da dosdoğru yaratılmış bir şey sandığım da oldu kendimi. Nasıl oluyordu da her şeyi böyle kendiliğinden biliyordum, bilmeden. Gözlerim de hiç iyi görmezler, bak bu ezelden. Her yeri ezberlerdim. “Şu köşeyi dönünce, şu kadar adım sonra basamaklar, unutma sakın, düşersen tutmazlar seni” derdim kendime. Dünyada gittiğim her yeri işte böyle ezberlemiştim, her yeri avucumun içi gibi bilirdim. “Her şeyi de bilme, cin!” Ama kaderim de oradaymış, onu hiç bilemedim. Beni leylekler getirmiş olabilir! Buna gülelim…  Çok küçükken yazanların arızalı tipler olduğunu anladığımda Tanrı’nın mükemmel insanı yaratırken defolu olanları “kenara” diye ayırdığı bir yer sanıyordum dünyayı. Bu arızanın tamiri yoktu çünkü. Burada her şey değişiyor diye zamanla bir “geri dönüşüm” fabrikası diyordum burası için habire.  Nereye bu dönüş, geriye doğru ileride bir yere.  Her şeyin öğütüldüğü bir değirmendi burası. İyi, kötü ve arada kalanları da kendine dahil eden bir yok oluş kumbarası. Parası olan da olmayan da burada. Para ne işe yarar ki?  İçi cam kırıkları ve su dolu bir şişe. “Dünya” diyorum sana, yaramıyor bir işe. Burada “ileri” diye bir şey yok. Çünkü insanlar çok mutlu öldükleri anlarda bile bu hisse kapılmıyor mu? Ülkenin en iyi en ünlü psikiyatristlerini bir telefonla arayabiliyorum. “Hocam!” diyorum, “deliriyor olabilir miyim? Bir rüyada gibiyim ve her şeyin bir rüya olduğuna da eminim.” Onlar da bana ayrı ayrı her defasında “Aman Feriha Hanım, olur mu hiç öyle şey, siz bir istisnasınız” deyip geçiştiriyorlar. “İstisna” deyince zır zır deliler, meczuplar, mecnunlar geliyor aklıma ama benim, niye? İnsan bu yaşa gelince bohçasını hazırlamalı, ben hep böyle gördüm. Ne olur bu yaşta bir insanın bohçasında? Beyaz kumaş, beyaz sabun, sabun için rende, hacı yağı biraz, bir sünger, bir de küçük beyaz bir kese. Dikişsiz, ipliksiz bir elbise giydirirler sonra. İnşallah temiz de yıkıyorlardır. Temizlik çok önemli. Annem, her ölümde hep aynı şeyleri anlatırdı: Kişi kendini görürmüş  teneşirin üstünde, musalla taşında. Onu çukuruna indirenlere yardım bile edermiş ama sonra herkes çıkıp gittiğinde kabristandan, doğrulup yerinden kalkmak istermiş de başını taşa vurunca “Eyvah, ölen benmişim” dermiş. Her şeyi, herkesi görürmüş de yalnız kendini göremezmiş. Rüyası öyle de uzun sürermiş insanın. Böyle böyle dünyayı gördüm, insanı tanıdım. “Hayat” dedikleri, bu kadar işte. Bu kadar şey için ben yaralayamam kimseyi.

Akranlarımın bilmediği şeyler bunlar. Çok akıllı geçinenlere abesti işgal fikirler!  Bilenlerin de pek umurunda olmayan şeyler. İnsanın aklı başına, doğrulup başını taşa vurunca geliyor belki de. Alnım niye bu kadar ezilmiş, anladın mı şimdi? Her dalgınlıktan doğrulup birden başımı hep o taşa vurdum ben. Uyandıkça da ölüyor belki insan. Bu yaşıma kadar bir sürü hayalim oldu, hepsi de gerçek oldu. Hakikat bunlardan hiçbiri değilmiş meğer. “Artık hayalin yok mu?” Var, olmaz olur mu? Çukuruma indiğim gün eli harama değmemiş olanlar tutmalı kürekleri, ama bu da hayli zor. “Sen bu kafayla hep açıkta kalırsın…” Olsun, yan yatışım sırtımın üstüne kayar da sonra zamanla birden göğe baka kalırım. Sorun yok. “Göğe bakalım!” Bin yıl yaşayacağımı bilseydim, yine de buna hazırlanırdım ben. Sonsuz bir hayata katlanamayacağım için.  Benim hayatım yolunda ama hayatına ram olduğum hayatlara  bakıyorum; dünya, bildiğin gibi, olmamış! Hem ölüm korkumda hiç yok, niye bu kadar yok bilemem. Korkusuz da değilim, hiç ölmemekten çok korkan da biriyim. Bütün çocukluğumdan beri hep bu hazırlığın içindeydim.  Sadece bir kurşun kalemim varken yazdığım vasiyetim geliyor aklıma, “başka işin yok mu senin ‘katır cilvesi’, eşek sıpası” diyecek yaşa da geldim, durup o yaşlarımı hatırlayacak… Ama ben sonra birçok şeye sahip olduğumda da değişmedim hiç. Nerden geldi de çatıldı ruhuma bu benim, bilmiyorum ki. Birçokları “aşk” dedi bu halime. Zamparalık da cabası.  Fakat ben birçok kitapta aşkın bir çeşit veba olduğunu okumuştum. Hastalıktı bu tamam da çaresi de mi yoktu? Ama işte hep aklımda diye galiba “Sonra yine bize döndürüleceksiniz… Sonra yine bize döndürüleceksiniz!” Dönmek, geriye doğru akan bir su gibi. İnsan da zaten ölürken kandaki oksijen sayısı azalıyor diye boğularak ölmüyor mu?

Geriye doğru akan bu su gerçekten de boğuyor. “Yardım edin! Yardım edin!” sesleri hiç duyulmuyor, uyku felci gibi bir karabasan gelip çöküveriyor göğsüne insanın. Her şeyi görüyorsun, ama sesin çıkmıyor, kıpırdayamıyorsun. Onun tepesinde kırmızı bir şapkası olurmuş, vurup düşüren elinden kurtulurmuş. Ölümü düşünmek böyle bir şey değil, yaşamak da. Belki de  bildiğim halde söylemiyorumdur, belki de ne bildiğimden emin değilimdir hiç. Bu dert bende ifade edilebilcek kadar yüzeye çıkmamış da olabilir. Fikirlerle sesler temas etmeyince hiçbir şey kelimelere dönmüyor çünkü. Demek fikirler de  mi yetmiyor artık, söylemek istediklerimi söylemeye? Çok da önemli bir mesele değil. Vicdan mefhumu yorgun, yaralı. İlk çocukluğumda hiç sırtı üstü yatamayan ben insanı ölünce sırt üstü gömüyorlar sandığım için sırt üstü yatmaya başlamıştım. Sekiz yaşında bile değildim. Alışayım diye. Aradan birkaç yıl geçtiğinde insanları sağ yanları üzerine gömdüklerini öğrendim. O gün o çukurdan içeriye bu kadar yakından bakmamalıydım. Baktım ama. Kimdi çukura indirilen böyle, söyleyemem. Belki sonra beni de birgün onun göğsüne  bırakırlar. “Mutlaka görmeye bunu hakkı var” diye götürdükleri için beni de görmüş bulundum. Görmem gerekiyormuş demek ki… Böylece sağ yanıma yatmaya alıştım. Ne kadar da muntazammışım, “belki de hiç gömülmeyecek denizde boğularak ya da büyük bir savaşta, toplu bir afette kaybolup gidebilir cesedim” diye de hiç düşünmemiştim. Bir şekilde nasılsa ne zaman, nerede, nasıl öleceğime çok emin hissettiğim için galiba. Suya baktım, yıldızımın göklerde çizdiği haritalara. Nasıl öleceğini, nerede ve ne zaman bilmek. Korkunç da değil. Ölümü bu kadar düşünmek iyi de değil. Ama ölümü bu kadar çok düşündüğüm için oldu belki de her şey. Bırakıp gidemediklerim, yaptıklarım ve yapamadıklarım değil,  yapmadıklarım. Hatta yazan biri olmamdaki temel yapıcı neden de bu oldu belki de. Eminim. Aziz Nesin “Ölümü çok düşünen insan namussuzluk edemez” demişti. Ölümü düşünmek hep,  benim için çok  da kötü olmadı diyebilirim. Aksi olsaydı her şeyin, ben yine böyle biri olurdum. Bal arısı yahut karınca. Vızzz, vızzz, vız. Kaderci değilim, “Kendim ettim, kendim buldum” hem dinlerim hem söylerim. Böyledir bu: “Bilirim, bildiririm!” Çünkü şairin de dediği gibi “Bu akşam da gönlümüzce bitmediyse gün / Suçun yarısı bizim, yarısı günün.”

Aslında başka bir şey anlatmak istiyorum. Denizde bir şey gibi hep yüzeyde kaldığımı hissettiğim için “diplerin, derinliklerin insanı” diye tarif edilsem de o yukarıdaki boşlukta duruyorum hep. O boşluğu taşa tutanlar da oldu. Ama boşluk işte, ona atılan bütün taşları yuttu. Taş atanlar? Sadece yoruldular. Son görüşmemizde Ahmet Oktay “Çok görünen çok kirlenir” demişti.  Ne kadar da gençtim. Gençlik de bir saat dilimi gibi geçip gitti, sanki hiç tanımadığım biri gibi yanı başımdan. Hayran hayran hala bakarım onun ardından. Hiçbir şey bilmemek ve hiç doğmamış olmak ve tanınmamak bence büyük büyük bir saadet. Böylece dünyanın başını döndüren hiçbir şeye katkın olmamış oluyor. Sorulursa “nedenler günü” geldiğinde, “hesabı” da böylece sorulmayacak bir kimse oluyor insan. Ama görmüş olmak, tanıklık. En büyük dert bu ve cezası çok  ağır olacak olan şey de bu: “Neden müdahale etmedin?” “Babasının eliyle, gözüyle seçip aldığı biricik kızı, toplumun değerli bir üyesi, sınıfının seçkini” falan olmak da istemedim hiç.  Sadece bir tek şey olmak istedim: Kurtarılması  gerekeni kurtarılması gereken anda kurtacak kişi…”Irmağın akışına müdahale etmek”den ben........

© T24