menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Üç film ve yeni dünya düzeni

32 0
04.01.2026

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

04 Ocak 2026

Yıl 1909. E. M. Forster’ın bir kısa bilimkurgu öyküsü yazıyor: Makine Duruyor. Forster bu öyküyü yazdığında dünya bir hızlanmanın eşiğinde. Avrupa’nın büyük şehirleri elektrikle aydınlanıyor. Tramvaylar ve metrolar, insanların gün içindeki yer değişimini hızlandırıyor. Telgraf ve telefon, haberin ve sesin mekândan bağımsızlaşabileceğini ilk kez gündelik hayatta hissettiriyor. Gazete okuma, ilan panoları, vitrinler, kataloglar, yeni tüketim biçimleri, modern insanın dikkatini sürekli bir yere çağırıyor. Sanayileşme mesai fikrini yerleştiriyor; zaman ölçülüyor, bölünüyor, ücretlendiriliyor.

Forster’ın baktığı dış dünya, bir yandan da kırılgan. 1907’de finansal panik yaşanmış, sanayi kapitalizmi hızlanmış, kent kalabalığı büyümüş. Siyasi gerilimler artıyor; birkaç yıl sonra Birinci Dünya Savaşı patlayacak, geliyor gelmekte olan. Forster o dönemde, “aracılı hayat” fikrini düşünmeye başlıyor. İnsanların yüz yüze olmadan da iletişim kurabildiği, ihtiyaçlarını bir sistem üzerinden karşıladığı bir dünyayı.

Forster’ın dünyasında makine bir araç değildir, bir çevre. İnsanın nefesini, bilgisini, temasını, merakını dağıtan bir şebeke gibi çalışan bir eko sistem. Öykü, ilk kez Kasım 1909’da Oxford and Cambridge Review’de yayımlanıyor ve daha ilk sayfasında insanı Öykünün başında Forster insanları, her biri tek kişilik, penceresiz, yerin altında, birbirine benzer hücrelere yerleştirir, arı kovanları gibi. Bu hücreler yan yana dizilidir, üst üste ve düzenlidir; ama birbirine açılmaz. Kimse kimseyi görmez. Temas yoktur. Her birey kendi biriminde yaşar ve bütün ihtiyaçları Makine tarafından bu birime taşınır. Bu düzenin kritik tarafı baskı değildir ama. İnsanlar istemedikleri için değil, başka bir hayat fikrini yitirdikleri için yerin altındadır. Forster sonradan bu öyküyü H. G. Wells’in daha ütopyacı teknolojik tahayyüllerine bir tür itiraz olarak konumlandırır, teknolojinin kendisinin bir yönetim gücüne dönüşmesini gösterir.

Bu hafta izlediğim 2024 yapımı On Falling filmi, modern çalışma rejimini en çıplak haliyle gösteren filmlerden biri. Laura Carreira’nın ilk uzun metrajında Aurora, Edinburgh’daki büyük bir lojistik merkezinde çalışan bir depo işçisi. Görevi raflardan ürün toplamak. Aslolan bu işin göçmen Aurora’nın bedenini ve zamanını nasıl ele geçirdiği. Tarayıcı sesleri, barkodlar, tekrar eden hareketler, ölçülen performans ve hepsinin sonunda kazanılan gofretler. Aurora’nın günü, bir sonraki görev uyarısına göre bölünüyor. Tek kaçışı telefon ekranı, çünkü kendi hayatı yok, sadece izlediği hayatlar var. Aslında biz de giderek daha çok izleyen, daha az yaşayan bir konuma yerleşiyoruz. Kendi hayatlarımızın karmaşık ve pürüzlü tarafları, başkalarının parıltılı anlatıları karşısında değersizleşiyor. Umut, artık bir yönelim değil; kıyaslama üzerinden üretilen kısa süreli bir beklenti. Bedenlerimizle kurduğumuz ilişki de buna paralel olarak değişiyor; onlardan var olmalarını değil, sürece uyum sağlamalarını talep ediyoruz.

Late Shift’i ise geçen hafta izledim, burada benzer durum bu kez hastane mekânına taşınıyor. Film, bir gece vardiyası boyunca Floria adlı bir hemşireyi izliyor. Eksik personel, artan hasta sayısı, sürekli acil hâl içinde gerilim dramatik olaylardan değil, bitmeyen tetikte olma hâlinden doğuyor. Floria’nın işi aslında sistemin açıklarını anlık kararlarla kapatmak, yetişememeyi sürekli ertelemek. Dinlenme, mola, durma gibi ihtimaller hep bir sonraki saate öteleniyor. Film, sağlık sisteminde emeğin nasıl kesintisiz bir hazır olma durumuna dönüştüğünü, “vardiya”nın yalnızca bir zaman dilimi değil, bir varoluş biçimi haline geldiğini........

© T24