menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sizi hangi kitaplar değiştirdi?

24 19
previous day

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

11 Ocak 2026

Geçtiğimiz yılın Nisan ayında Sabine Hossenfelder, Substack’te bir yazı yayımladı. The Death of the Public Intellectual, Kamusal Aydının Ölümü. Kısa sürede çok okundu, çok paylaşıldı ve yılın en çok dolaşıma giren metinlerinden biri oldu bu yazı. Yazı, kamusal aydın figürünün neden etkisini yitirdiğini tartışıyordu ve gerçekten de çok iyi bir yazıydı. Hossenfelder, meseleyi entelektüel tembellikle açıklamıyordu, hatta aksini iddia ediyordu, sorunu algoritmik görünürlük rejimlerine, uzmanlık karşıtlığına ve kamusal alanın platformlar tarafından parçalanmasına bağlıyordu. Ona göre sorun bilgi üretiminin yokluğu değil, bilginin etrafında ortak bir kamusal aklın artık kurulamamasıydı.

Hossenfelder, teorik fizik alanında çalışan, aynı zamanda bilim felsefesi, akademik kültür ve kamusal bilgi üretimi üzerine yazan bir araştırmacı ve düşünür. Frankfurt Institute for Advanced Studies’te uzun yıllar görev yapıyor ve özellikle çağdaş bilimin kurumsal yapısı, akademik teşvik sistemleri, uzmanlık otoritesi ve bilginin kamusal dolaşımı üzerine eleştirel metinleriyle tanınıyor. Substack ve YouTube üzerinden yürüttüğü çalışmalarla, akademi ile kamusal alan arasında bir köprü kuruyor desem yeridir. Bilimin nasıl çalıştığını, nerede tıkandığını ve hangi yapısal sorunlar içinde üretildiğini görünür kılmaya çalışıyor. Yazısında savunduğu şey, kamusal alanın, bilginin açıklıkla dolaşabileceği zemini kaybetmiş olması. Algoritmik görünürlük rejimleri, platform ekonomileri, uzmanlık karşıtlığının normalleşmesi ve kamusal alanın ortak bir zemin olmaktan çıkıp parçalı, yankı odalarına bölünmüş bir yapıya dönüşmesini uzun uzun anlatıyor. Ona göre bugün bilgi üretiliyor, hatta hiç olmadığı kadar çok üretiliyor; fakat bu bilgi etrafında kolektif bir muhakeme alanı oluşmuyor.

Bu yazıdan sonra pek çok yerde Kamusal Aydının Çöküşü başlıklı metinler okumaya başladım. Kimisi Hossenfelder’e referans veriyordu, kimisi vermiyordu. Referans vermeyenlerin bu ana metni okuyup okumadığını bilemeyiz elbette. Zaten bir yazı ya da bir kavram dolaşıma girdikten sonra, o konuyla ilgili düşünürken buluyoruz kendimizi, bazen gerçekten de aklımıza bir fikir geldiğini sanıyoruz. Ama aslında gelmiyor. Bu dünya işini artık tesadüflere bırakmıyor. Bunu eleştirmiyorum; bu olağan bir durum. Bugünün koşulları bunu gerektiriyor. Dahası, istesek bile bu balonun dışına çıkamıyoruz zaten, eleştirmesem iyi olur.

Edebiyat ve sanat alanında söz söyleyen on, on beş kişiden; sinema alanında yazıp çizen bir o kadar isimden besleniyoruz. Referans noktalarımız bu yüzden birbirinden çok uzaklaşamıyor. Kitaplarını okuyor, yazılarını takip ediyor ve eleştirilerini ilgiyle takip ediyorsak, memnunuz zaten, neden başka türlüsünü yapalım diye sorabilirsiniz. Haklı da olursunuz. Bunun kimseye bir zararı olmayabilir, paşa gönlüm dışında.

Belki duyanınız vardır, bir süredir Pazar akşamları altıda, Apaçık Radyo’da bir radyo programı yapıyorum. Adı Gidilmeyen Yol. Çünkü gidilen yollardan sıkılıyorum. Hayatımın her döneminde tek bir yoldan gitmiş biri olmaktan, hep aynı şeyleri yapmaktan, hep aynı kişi olmaktan, hep aynı seçimleri yapabilecek kişi olmaktan sıkılıyorum.

Başka bir deyişle Gidilmeyen Yol fikri, kişisel bir sıkıntıdan çok daha fazlasına işaret ediyor. Bana kalırsa hep aynı yoldan gitmekten yorulmak, aslında tekil, tutarlı ve çizgisel bir hayat anlatısına duyulan itiraz. Modern kültür bizden hayatımızı başı, ortası ve sonu olan bir hikâye gibi kurmamızı istiyor, aynı meslek, benzer tercihler, tanınabilir bir kimlik. Oysa bu anlatı, insan deneyiminin çoğulluğunu bastırıyor. Gidilmeyen yollar bu bastırılan ihtimaller alanını görünür kılıyor.

Bu itirazın edebiyattaki güçlü karşılıklarından biri Virginia Woolf’ta var. Woolf için benlik sabit değil, parçalı, geçişli ve zamansal. Kitaplarında bir insanın tek bir gün içinde bile kaç farklı kişi olabildiğini görüyoruz. Woolf’un sorusu açık aslında, neden hayatımızı tek bir özneye, tek bir hikâyeye sadık kalarak yaşamak zorunda olalım? Gidilmeyen yollar, yaşamın eşzamanlı olasılıklar barındırdığının kabulü.

Zaman ve hafıza üzerinden düşününce Marcel Proust’a da referans vermeliyim. Kayıp Zamanın........

© T24