menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Her şey olun, çirkin olmayın

30 0
12.04.2026

Birinci sınıfa başlarken sınıfımızda saçları neredeyse beyaza çalan sarılıkta bir kız çocuğu vardı. Ne kadar istesem de adını hatırlayamıyorum. Kaşları da saçları kadar sarıydı. Okul üniformamız lacivert pileli bir jileydi. Sol göğsün üzerinde bir lacivert-yeşil armamız vardı. Bu kızın arması olması gerektiğinden yukarı dikilmişti, neredeyse sol omzunun başlangıç yerine. Hani Gogol’de karakterler çoğu zaman küçük bir fazlalık ya da eksiklik üzerinden tarif edilir, o fazlalık büyür, ve kişiliğin yerini alır ya. Yanlış yere dikilmiş armayla aynı şubedeydik gibi. Aslında normal dediğimiz şeyin dışında olmak çocukken ne kadar da sürüden ayırıyor insanı ve yapayalnız ortada bırakıyor, şimdi düşününce o kızı, daha iyi anlıyorum.  Sınıfın en tombuluydu, en sarı saçlısıydı, yetmiyormuş gibi arması da olması gerektiği yere dikilmemişti! Yani çocuk sadece farklı değildi, aynı zamanda yanlıştı da. Bu da dışlanmasını pekiştiriyordu. Çocuklukta norm dediğimiz şey çok sert çalışıyor. Farklılık hemen yalnızlığa çevriliyor.

Herkes bu kızdan biraz uzak durur ve onun bitli olduğunu söylerdi. The Plague filminde vebalı olduğu söylenen çocuk misali, bu kızın da bit saçtığı söyleniyordu. Kalın telli saçları arkasında örgülü olurdu. Hep yalnız olması beni üzerdi, birkaç kere onunla konuştuğumu hatırlıyorum, birkaç kere de beraber beslenmemizi yemiştik. Biz birinci sınıflar teneffüs bahçemizi tüm okulla paylaşmıyorduk. İnce uzun beton bir bahçeye sadece birinci sınıflar çıkıyordu. Bu zaman zaman uzaktan ilgimi çeken ve sadece yine zaman zaman yanına gitmeye cesaret edebildiğim kızı o koridor bahçede tek başına görürdüm, ta ki bir gün görmeyene kadar. Ailesi henüz birkaç ay olmasına rağmen bu kızı okuldan aldı. Sınıf arkadaşlarım bitleri yüzünden olduğuna emindi, gerçek sebebi hiç öğrenemedik.

Geçenlerde annemle televizyonda bir dizi izlemeye başladık. Dizinin o akşam ilk bölümüymüş. Adı Çirkin. Ve tahmin edersiniz ki, başrolde çirkini oynayan oyuncu hiç çirkin değil. Pek de şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Masumiyet Müzesi’nin yaşlı temsileri de yaşlı değil kartondu. Nasıl Masumiyet Müzesi’ndeki yaşlandırmanın kötü yapılması sadece teknik bir başarısızlık değilse ve bu durum yaşlılığın nasıl düşünüldüğüne ve temsil edildiğine dair daha geniş bir yapıyı açığa çıkarıyorsa, aslında Çirkin dizisinde de benzer bir durum var. Bu sözde çirkin temsili beni seneler önceye götürdü ve bana farklı olduğu için hırpalanan ilkokul arkadaşımı hatırlattı. Nedenlerini biraz anlatmaya çalışayım.

Örnekleri çok geriye götürmek pahasına, Ortaçağ’da çirkinlik, bugünkü anlamıyla dışlanan ya da bastırılan bir kategori değildi, aksine düzenin içinde anlamlandırılmış ve yerli yerine konmuş bir göstergeydi. Katedrallerin cephelerindeki grotesk figürler, el yazmalarının kenarlarına yerleşmiş tuhaf yaratıklar ya da Dünyevi Zevkler Bahçesi gibi eserlerdeki deforme bedenler, kötülüğü ve sapmayı görünür kılmak için vardı. Çirkin olan, düzenin dışını temsil ediyordu. Ama aslında bu temsilin kendisi düzenin bir parçasıydı; yani başka bir deyişle çirkinlik tanımlıydı sınıflandırılabilir haldeydi. Ortaçağ mimarisinde kiliselerin dış cephelerine yerleştirilen çörtenler, bu düzenin en somut örneklerinden biriydi. Canavarı andıran bu taş figürler hem süsleme hem de yapının su tahliye sisteminin bir parçasıydılar, yani işlevseldiler. Ama asıl önemleri, temsil ettikleri şeydi. Korkutucu biçimleriyle kötülüğü ve düzen dışını görünür kılıyorlardı. Üstelik bunu tam da kilisenin sınırında, içerisi ile dışarısı arasındaki eşikte yapıyorlardı. Böylece çirkinlik sınırda tutulan ve içeriyi korumak için kullanılan bir kategoriye dönüşüyordu. Taşa kazınmış bu figürler, aslında normalin, düzenin nerede bittiğini gösteren işaretlere benziyorlardı.

Umberto Eco, çirkinliğin tarih boyunca her dönemde farklı biçimlerde anlamlandırıldığını söyler. Ona göre özellikle modern dönemde çirkinlik, güzelin karşıtı olmaktan çıkar ve kendi başlı başına bir estetik kategori haline gelir, düzen çirkinliğe bir anlam verir. Çirkinlik temsil edilmeye, hatta estetik olarak üretilmeye başlanır. Rönesans Dönemi’ne gelindiğinde sanat giderek oran, denge ve ideal güzellik fikri etrafında örgütlenir; insan bedeni ölçülebilir ve kusursuz bir form olarak ele alınır. Ancak bu, çirkinliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, çirkinlik bu dönemde yeniden konumlandırılır. Merkeze yerleşen ideal bedenin karşısında, çirkin olan giderek kenara itilir, marjinalleştirilir. Tabii bunların sonucunda hiyerarşik olarak da aşağıya yerleştirilir.

Modern döneme gelindiğinde çirkinlik o zamana kadar ait olduğu anlam sistemlerinden koparak yeniden tanımlanır. Artık ne Ortaçağ’daki gibi günahın işaretidir, ne de Rönesans’taki gibi ideal formun karşıtı. Daha çok parçalanmışlık ve öznenin kendiyle kurduğu kırılgan ilişkiyle bağlantılıdır.

Modern dönem, çirkinliği tanımlayan, sınıflandıran bir yapı kurar. Tıp, sanat, medya ve gündelik hayat, neyin kabul edilebilir neyin sapma olduğunun bilgisini yeniden ve yeniden üretir. Modern özneyse çirkinlikle karşılaştığında iki uç arasında hareket eder, bir yandan onu düzeltmeye çalışır, onu ideal forma yaklaştırmaya uğraşır; diğer yandan rahatsız edici olanı kadraj dışına iter, görünmez kılar. Ancak bu iki tepki yeterli değildir. Çünkü modernliğin asıl özgül yanı, çirkinliği yalnızca gizlemek ya da dönüştürmek değil, aynı zamanda onu üretmek ve yönetmektir.

Susan Bordo’nun nefis bir kitabı vardı bu konuda. Unbearable Weight: Feminism, Western Culture, and the Body (1993) kitabında modern bedenin nasıl kurulduğunu analiz ediyor ve modern toplumun bedeni sürekli olarak disipline eden, düzenleyen ve normalize eden bir yapı olarak anlatıyordu. Zayıflık idealleri, estetik operasyonlar gibi bedeni kontrol altında pratikler bireysel tercihler gibi görünseler de aslında kültürel ve ideolojik süreçlerin sonucudur.

Modern çirkinlik, bir yönetim biçimiyle iç içe geçmiş bir deneyim aynı zamanda. Görüntüler, bedenler ve yüzeyler sürekli olarak iyileştirilir, filtrelenir ve yeniden düzenlenirken, aynı anda bu müdahalelerin dışında kalan her şey kusurlu olarak etiketlenir.  Elbette bir de pazarlama boyutu var bu işin. Güzellik pazarlanabilir, tüketime dönüştürülebilir, bu kısmı başlı başına bir konu. Bir günde bunu konuşalım. Nasıl yetişkinler için üretilen güzellik ürünleri çocuklar hedeflenerek pazarlanıyor mesela? Bugün konumuzdan sapmayalım.

Bir zamanlar o okul bahçesinde tek başına dolaşan kızla, bu dizideki sözde çirkin karakter arasında görünmez bir bağ var. Bu bağ, onların nasıl göründüğünden çok, nasıl görüldükleriyle ilgili. Ve bu her sapmanın bastırılmak ve düzenlenmek istenmesiyle, her insani farkın marjinalize edilmesiyle ilgili.

Güzelliğin tek geçer akçe haline geldiği bir dünyada, estetik ölçütler değerin kendisini belirlemeye başlar. Beden, özellikle de kadın bedeni, temsil edilen değil ölçülen bir şeye dönüşür. Modern kültür, kadın bedenini sürekli değerlendirilen ve denetlenen bir nesne olarak kurar. Bu nedenle normun dışında kalan her şey yalnızca farklı değil, aynı zamanda eksik ya da yanlıştır.

İlkokulumdaki küçük kız olduğu haliyle fazlaydı, bu yüzden dışarıda kaldı; sözde çirkin karakterse baştan düzenlenmiş, yumuşatılmış, kimseyi rahatsız etmeyecek bir biçimde temsile dahil edilmiş. Görünürlük artıyor ama bu görünürlük, rahatsız edici olabilecek törpüleyerek sunuyor. Norm dışı olarak görülen beden ya da yüz, ekrana neredeyse hiç çıkamıyor. Çirkinlik temsil ediliyor ama güzelin içinden filtrelenerek.

Bir süre önce Baby Reindeer dizisi hakkında yine bu mecrada yazmıştım, bu dizinin Türkiye uyarlaması çekilseydi Martha karakterini kim oynardı? Elbetteki manken ölçülerinde bir oyuncu ve dolayısıyla dizinin yapısı bozulurdu. Zira Martha’nın kilolu olması aslında dizide hikâyeyi kuran ana gerilimlerden biri. Ve o gerilim, ancak gerçekten rahatsız edici olanı ekrana taşıyabildiğinde işe yarar.  Aksi halde, anlatı daha baştan güvenli bir alana çekilir ve aynı tadı vermez. Karakterin yalnızca davranışlarıyla değil, varlığıyla da huzursuz edeceği, bakışı, bedeni, mekânla kurduğu ilişkisi, hepsiyle izleyiciyi konfor alanının dışına itmesi nasıl mümkün olur peki? Türkiye bağlamında olan şey tam da bu. Çirkinlik artık temsil dahi edilemiyor. Adını Çirkin koyduğunuz bir dizide bile çirkine tahammülünüz yok. Aslında böyle olunca hem farklılık anlatılmış oluyor, hem de hiçbir şey gerçekten riske atılmıyor.

Çirkin belli ki dizinin sonunda güzelleşecek onu anladık ama dahası baştan da çirkin değil ki! Bu nasıl bir Pygmalion hikayesi?

Çok sık seyretmediğim için ben başka örnekleri sık yakalayamasam da sanırım yerli dizilerde bu tutum bir süredir şöyle ya da böyle var. Örneğin Kıskanmak dizisinde de çirkin olduğu için ailesi tarafından dışlanması gereken karakteri güzel biri oynayınca bir anlam kayması ve inandırıcılık problemi yaşandığını bir ders arası sohbette öğrendim.

Heather Widdows’un Perfect Me: Beauty as an Ethical Ideal kitabı bir süre önce yazdığım bir makale sebebiyle elime geçti.  Güzelliğin gündelik hayatın içine yerleşmiş bir zorunluluk haline geldiğini anlatıyor yazar. Güzellik diyor, bireyin üzerinde çalışması gereken, ihmal edildiğinde eleştiriye açık hale gelen bir alan artık. Sanki kamusal bir sorumluluk, etik bir pozisyon. Bakımlı olmak, formda kalmak, yüzü ve bedeni belirli bir standarda yaklaştırmak aynı zamanda sorumluluk, özen ve öz-disiplinle ilişkili gibi. Bu sebeple çirkinlik yeterince çaba gösterilmediğinde ortaya çıkan bir eksiklik sanki, beden de sürekli iyileştirilmesi gereken bir proje.

Şüphesiz dijital medyanın hayatımıza girişi bu durumu pekiştirdi. Özellikle sosyal medya ortamlarında insanların kendilerinin seçilmiş ve düzenlenmiş imgeler üzerinden ifade etmesi, bir paylaşım için onlarca karenin asıl temsil olarak sayılmayışı. Görünürlüğün ancak belirli bir biçime yaklaşan imgelerle dolaşıma girebilmesi, diğerlerininse hiç paylaşılmaması. Böylece beden sürekli düzenlenen ve elenen bir şeye dönüşmüyor mu?

Şimdi düşününce, belki de o kızın arması gerçekten yanlış yerde değildi.

 Şimdi geriye dönüp baktığımda, o küçük sapmanın nasıl büyütülüp bir kimliğe dönüştürüldüğünü daha net görüyorum. Çirkinlik dediğimiz çoğu zaman bedende değil ama bizim bakışımızda kuruluyor çünkü. Norm kendini kurarken birini mutlaka dışarıda bırakıyor.


© T24