Hasan Cemal’e geç kalmış, ama zorunlu bir cevap
Hasan Cemal 1999 tarihinde bir kitap yazdı: Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım.
Bu kitabında onlarca kişiye çamur attı. Bunlardan biri de Basın Yayın Komünü’ydü. Şöyle dedi:
“1969’da, 1970’te vurucu gücümüz Aktan’lardı. Siyasal Bilgiler Basın-Yayın Yüksek Okulu’ndan Aktan İnce, Mustafa Kuseyri, Aydın Çubukçu... Doğan Bey’e sempatileri vardı. Bizim Devrim dergisinin radikal çizgisinden rahatsız gözükmüyorlardı.” (Doğan Kitap, 1999, s. 28)
Devamı da şöyle: “Sıhhiye’deki yeraltı çarşısındaki kahvede İnce, Kuseyri ve bir iki kişi daha oturup planlamıştık, Ankara Orduevi’nin önünde ‘devrim adına’ yaşanacak ana baba gününü…”
Postmodern kolaj tekniğine özenerek kırk yamalı pastiş tarzında darmadağın anlattığı bu bölümde Hasan Cemal’in demek istediği özetle şudur: Dev-Genç’in Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki mitingi bittikten sonra kitle yürüyüşe geçirilecek; Ankara Orduevi hizasına gelindiğinde polislerin üzerine iki el bombası fırlatılacak; patlamalarla birlikte “Ordu gençlik el ele, milli cephede!” sloganı atılacaktı. Fakat yürüyüş güzergâhı Sıhhiye’deki Orduevi istikametine değil, Ulus yönüne çevrilince orduyu darbeye kışkırtmayı hedefleyen bu provokasyon yatmıştır.
Doğan Avcıoğlu’nun Devrim dergisi çevresinde örgütlenenlerin böylesi komploların peşine düşmesinin nedeni açıktır: Amaç, darbe ortamını olgunlaştırmak ve darbeci askerlere müdahale bahanesi yaratmak için gençliğin devrimci mücadelesini bir katalizör olarak kullanıp provoke etmek.
Buna ne Aktan İnce’den ne de Aydın Çubukçu’dan en küçük bir itiraz geldi. Oysa mesele basit bir ayrıntı değil, Basın Yayın Komünü’nün tamamını zan altında bırakan ciddi bir suçlamaydı. Bir gün Aydın’a rastladığımda neden sessiz kaldıklarını sordum; aldığım cevap, bırakın ikna etmeyi, merakımı gidermeye bile yetmedi. O günden bu yana bu suskunluk zihnimde hep aynı soruyu canlı tuttu: Eğer ortada açık bir çarpıtma varsa neden tek kelimeyle bile karşı çıkılmadı? Bu yüzden, “sükût ikrardan gelir” sözünü hatırlatan bu sessizlik, benim için hâlâ cevabı verilmemiş ciddi bir soru işareti olarak duruyor.
Ben ise tavrımı açıkça ortaya koydum. Bunu iki ayrı yazımda, farklı bağlamlarda da olsa, açıkça reddettim: İlki, Teori ve Politika’nın 41. sayısında (Bahar 2006) yayımlanan “71 Devrimciliğinin Başka Bir Portresi” başlıklı yazım; ikincisi ise Sendika.Org’da 9 Nisan 2023’te yayımlanan “Hasan Cemal, Cengiz Çandar ve Yeşil Sol Parti” başlıklı yazımdı.
Aradan tam 27 yıl geçti. Hasan Cemal, aynı ağır ithamı içeren uzun bölümü 15 Ağustos 2026’da T24’te yeniden dolaşıma soktu. Üstelik bu kez yalnızca eski bir hatırayı tazelemekle yetinmedi; “Aktan İnce, Mustafa Kuseyri, Aydın Çubukçu...” adlarını, sanki kör kör parmağım gözüne dercesine kalın harflerle öne çıkardı. Böylece yıllar önce ortaya attığı iddiayı hatırlatmakla kalmadı; onu yeniden tahkim etti, yeniden kara bir leke olarak Basın Yayın Komünü’nün üzerine bıraktı.
Bu kez artık cevap verirler diye bekledim. Günler geçti; yine çıt çıkmadı. Mustafa Kuseyri’yi daha o yıl kaybettiğimiz için cevap veremezdi. Aktan ve Aydın ise sessizliğini korudu.
Şana ortak, ithama sessiz
İlk sözüm, bugün her birimizin ayrı mecralarda yol aldığı eski yoldaşlarıma olacak.
Basın Yayın Komünü’nün olumlu sayılan yanları gündeme geldiğinde, özellikle de klişe deyişle “rant getirisi” yüksek eylemler ve kişiler söz konusu olduğunda, en önde görünmekten geri durmadıkları herkesin malumudur. Mesela Aydın, Odatv’nin “Oradaydım” belgeselinde lideri Aktan’ı ve bizleri geriye iterek, hatta hiç anmayarak 1971 Denizli Ziraat Bankası aracı soygununun bir numaralı kişisi gibi başköşeye yerleşivermişti. Yine bundan iki yıl önce, eskiden Basın Yayın Komünü üyesi olup sonradan Aydınlık’a geçen Hikmet Çiçek’in moderatörlüğünde hazırlanan “Halk Adına Paralara El Koyuyoruz” kitabında ikisi de başroldeydi. Üstelik akraba-i taallukatlarıyla birlikte sahnenin en önünde, adeta birbirleriyle yarışırcasına yer almışlardı. Aralarında, soygun eylemiyle hiçbir alakası olmayanlar bile vardı.
Benim itirazım tam da buradadır: Kimse geçmişini bugünkü tercihlerine göre seçip ayıklama lüksüne sahip değildir. Şan sayılan eylemlerde başköşeye oturup, ağır suçlamalar karşısında kenara çekilmek ne devrimcilikle ne de yoldaşlık hukukuyla bağdaşır. Basın Yayın Komünü’nün adı bir komplo iddiasının içine çekiliyorsa, buna karşı söz söylemek kişisel bir tercih değil, tarihsel ve ortak bir sorumluluktur.
Bu nedenle mesele yalnızca Hasan Cemal’in yıllar sonra yeniden dolaşıma soktuğu bir hatırat parçasından ibaret değildir. Asıl mesele, o hatıratın içine yerleştirilen ağır ithamın yıllarca cevapsız bırakılması ve bu sessizliğin giderek Basın Yayın Komünü’nün ortak siciline yazılmış gibi sunulmasıdır. İnsan kendi geçmişinin olumlu sayfalarına sahip çıkarken ne kadar hevesliyse, aynı geçmişe yönelen ağır suçlamalar karşısında da o kadar açık tavır almak zorundadır.
Beklediğim şey basit ve dürüst bir açıklamaydı: Böyle bir toplantı oldu mu, olmadı mı? Olduysa kimler vardı, ne konuşuldu, kim neye itiraz etti? Olmadıysa Hasan Cemal’in bu ağır ithamına neden yıllar boyunca tek cümlelik bir cevap bile verilmedi?
Zira mesele kişisel kırgınlıkların, eski dostlukların ya da bugünkü politik güzergâhların ötesindedir. Mesele, bir dönemin devrimci gençliğinin adının askerî müdahale heveslilerinin karanlık hesaplarıyla yan yana yazılmasına razı olup olmamaktır. Ben kendi payıma buna razı değilim; dün de değildim, bugün de değilim.
Önce ilk üstadını sattı
Hasan Cemal’e gelince; onun kitapları ve yıllar içinde geçirdiği siyasal savrulmalar üzerine söylenecek çok söz var elbette. Ne var ki bütün bunları tek tek masaya........
