Tahttan düşen gazeteciler
Son on beş gündür elimden Jorge Luis Borges kitapları düşmedi.
Kitapta mı okudum hatırlamıyorum. Ki sayfalara baktım bulamadım, belki yazısını böyle yorumladım. Aklımda hep şu söz var:
-Şeytan ne kadar saygı görürse, şeytanlığı o kadar artar!
“Saygı” burada hayranlık değil; ciddiye alma/önem atfetme...
Yani, şeytan (ya da kötülük), ciddiyetle meşruiyet kazanır, güçlenir. Meşruiyet kazandıkça da etki alanı genişler…
Evet: İnsan zihni bir şeye anlam, önem, hatta saygı yükledikçe, o şey yalan bile olsa gerçeklik kazanır…
Bu sözü bana ne hatırlattı?
Geçen gün tv ekranında -Ertuğrul Özkök’ün deyimiyle- “konuşan kafalara” takıldım.
“Konuşan kafalar”, ekranda yalnızca fikir beyan etmiyor; tekrarın ritmi, duygunun tonu ve tartışmanın sahnelenmiş gerilimiyle bir tür gerçeklik inşa ediyordu.
Böylece kurmaca, görünürlük aracılığıyla yavaş yavaş hakikat kılığına bürünüyordu.
Düne kadar birlikte çalıştığım bir meslektaşımı, o ekranın içine hapsolmuş, gösterinin parçası olarak görünce, zihnimde Borgesvari soru yankılandı:
Kurguya neden varlık bahşetti?
Anlamıyor mu, yoksa unuttu mu; “şeytana gösterilen itibar” gerçeğin kendisinden daha etkili hale gelir. Yazık, çürümeye başlamış...
OKUYUCUNUN TEPKİSİNE KIZMAK
Söz gazetecilikten açıldı, devam edeyim:
Kimi genç gazetecilerin, okurlarının onları “tahttan indirmesine” gösterdiği tepki, mesleki ilkelerle açıklanamayacak kadar sembolik kırılmaya işaret ediyor. “Biz gazeteciyiz, karşı tarafa da sorarız” savunusu teknik olarak doğru ancak........
