OSMANLIDA DEREBEYLİK DÖNEMİ; AYANLAR
Osmanlı'da Derebeylik Dönemi; Ayanlar
Osmanlı Cihan Devleti'nde daha kuruluş dönemlerinde bile “ayan” tabirine rastlanmaktaydı. Bu tabirle, şehirlerde, köylerde, orduda, aşiretlerde, devlet kademelerinde önem kazanmış olan ileri gelenler kastedilmekte ve genel manada “ayan ve eşraf” olarak anılmaktaydı ve yine saygıdeğer kimselerdi.
Özellikle 17. Yüzyılın sonları itibariyle Osmanlı İmparatorluğu'nda merkezi otoritenin zayıflaması, toprak sisteminin bozulması sonucunda miri arazi, türlü oyunlar ve zulümler ile bu ayan ve eşraf zümresi içerisinde daha da sivrilmiş kimi zorbaların ellerine geçer oldu. Bu imtiyazlı aileler yine zamanla geniş çiftliklere-topraklara, askeri yöndenlevent taifesine ve bunlarla birlikte büyük bir servete sahip olmuşlar, bunun sonucunda da önce mütesellimlik, voyvodalık, ayanlık gibi makamları ele geçirmiş ve en nihayetinde de devlet otoritesini sarsar hale gelmişlerdir.
Ayanların Ortaya Çıkışları, Faaliyetleri ve Etkileri
Ayan kelimesi, Arapça “ayn” kökünden gelmektedir. Günümüzdeki kelime anlamı ise “açık”, “aşikar” (göz önünde olan) demektedir. Özellikle 16. Yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti’nde kurumsal manada görülmeye başlanan ayanlık ise, Anadolu ve Rumeli diyarlarında, şehirlerde, kasabalarda ileri gelen zümreler, bir diğer tabirle ayrıcalıklı aristokrat kesimler için kullanılan bir kavramdı. Bu imtiyazlı kesim vilayet ayanı, mütegalibe gibi isimlerle de anılmaktaydı. Hatta 16. ve 17. Yüzyılda kaleme alınan fermanlarda “ayan-ı vilayet”, “ayan-ı eşraf”, “ayan-ı belde” gibi ifadelere de rastlanmaktadır. Genel manada ise, bir beldedeki bakkal, fırın, kuyumcu, terzi, zenneci, kumaşçı gibi esnaf taifesi ile müderris, mutasarrıf, defterdar, kethüda ve imam gibi eşraf sınıfından müteşekkil bir memur sınıfının adıydı.
Özellikle 2. Bayezid dönemde başlayan ve adına Büyük Kaçgun denilen Şah Kulu gibi bir kaç asır süren Celali İsyanları kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm Anadolu’yu hatta Rumeli’yi yıkımın eşiğine getirmişti. Tam da bundan dolayıdır ki, Yavuz Sultan Selim için sıklıkla “Osmanlı Cihan Devleti’nin 3. Kurucusu” sıfatını kullanırım. Yavuz Sultan Selim, her ne kadar Şii Şah İsmail’e karşı devlet otoritesini-bekasını korumayı başarmış ve Osmanlı'nın (Türkiye’nin) İran’laşmasının önüne geçmiş olsa da yine de bu Büyük Kaçgun, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yönden onarılması zor büyük hasarlar ve sorunlar bırakmıştı. Hele bir de buna 17. Yüzyıldan itibaren gerek Duraklama gerekse de Gerileme Dönemi siyasi-askeri başarısızlıklar da katlana katlana eklenince durum tam anlamıyla içinden çıkılması zor bir hale dönüştü. Bu kargaşada devletin en çok ihtiyaç duyduğu kesim ise devletine, milletine ve inancına (akaidine) bağlı, toplum içerisinde saygı ve hürmet duyulan vilayeti ayan yani halkın önde gelenleriydi. Bu kaotik ortamda ihtiyaç duyulan bu kesim, büyüdükçe ve geliştikçe deyim yerindeyse tam manasıyla bir güç zehirlenmesi yaşar oldular.
Büyük göçler ve nüfus hareketleri ilk olarak tımar sistemini vurdu. Bu ise tarıma dayalı olan Osmanlı toplumunun ekonomik manada belinin kırılması manasına geliyordu. Bu dirliğin çökmesi aynı zamanda tımarlı sipahi sisteminin de çöküşü anlamına geliyor, böylelikle taşradaki asayişin, güvenin ve nizamında ortadan kalkması durumunu doğuruyordu.
Dirlik bozulunca devlet, vergi toplayamaz oldu. Başsız kalan sipahiler, leventler ve hatta yeniçeriler, ne devletten ne de halktan maaş alamaz ve dolayısıyla ihtiyaçlarını karşılayamaz-barınamaz hale geldiler. Bunun neticesinde ise bu asker taifesi asiliğe ve eşkıyalığa başlamış oldular.
Devlet, taşradaki tam da bu kaos ortamında kendisine yakın olan bu vilayeti ayan zümresiyle iş tutma yolunu tercih etti. Eşkıyalarla mücadele ve dış seferler sırasında bu zümrelerdenordu için at, katır, yiyecek, giyecek ve elbette asker gibi temel lojistik destek tedariği sağlamıştır. Ayrıca devlet, kendisine asi olan bir ayan grubuna karşı bir diğeriyle ittifak yoluna gitmiştir ve asi grubun üzerine bu aileleri göndermiştir.
Bu tür vakalar ayanların statüsünü daha da bir imtiyazlı hale getirmişti. Ekini ve geliri oldukça düşen halk, son bir çare bu ailelerden faizli borç almaya başladılar. Geliri olmayan halk doğal olarak borcunu zamanında ödeyemiyor, ödeyemediği gibi faizli şekliyle borcuna borç biner oluyordu. Sürecin sonunda ise bu ayanlar tefeci misali halkın toprağına çökerek büyümeye devam ettiler. Günden güne maddi yönden devasa bir güce ulaştılar. Asi eşkıyalardan........
