Gündem yine Bediüzzaman - İthamlar ve Hakikatler
"Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz." Elhak doğrudur. Türkiye "Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz." diyerek tek particiliği, tek adamlığı, şefliği dayatanların; hukuksuzluğu, kanunsuzluğu, adaletsizliği rejim haline getirenlerin; dinsizliği, sefahati, ahlaksızlığı hayat tarzı olarak dayatanların da ülkesi olamaz. Türkiye, adaletin, meşveretin, kanun hâkimiyetinin Cumhuriyetin temel prensipleri haline getirildiği; çoğulculuğun, fikir hürriyetinin, din ve vicdan serbestiyetinin bir arada yaşayabilmenin yegane prensibleri olarak sayıldığı; ahlak ve fazilet gibi kadim değerlerin hayat tarzı olarak benimsendiği demokratik bir hukuk devleti olabilmelidir. “28 Şubat Bildirisi’ni ben yazdım” diye övünerek devlet ve millet arasında onulması zor yaralar açanlar mı Türkiye’nin birlik ve beraberliğine hizmet etmiştir, yoksa “merhamet, hürmet, emniyet, haram ve helalı bilip haramdan çekilmek, serseriliği bırakıp itaat etmek” gibi müsbet hareket prensipleriyle “adalet, meşveret ve kanunda inhasar-ı kuvvet” prensiplerine yaslandırdığı dindar bir cumhuriyetin âşığı olan Bediüzzaman mı?
Tarih nezdinde ve geleceğin insaf mahkemelerinde bu sorunu cevabı elbette bellidir. Lakin son günlerde bu milletin kadim değerleriyle doku uyuşmazlığını her fırsatta tekrarlayanlara kısa da olsa bir cevap vermek, tarihe not düşebilmek açısından gereklidir. Maksadımız, kamuoyunun aşina olduğu hususları tekrarlamak değildir elbette.
Aydınlık ve Vatan Partisi çevresinde Bediüzzaman Said Nursî hakkında yeniden gündeme getirilen iddialar, esas olarak İİKV tarafından düzenlenen 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu’na verilen devlet desteği üzerinden şekillendi.
Bu desteğin mahiyeti, Risale-i Nur’un hizmet prensiplerine ne kadar uyup uymadığı, dinî hizmetler açısından bunun doğruluğu elbette ki tartışılabilir. Bu yazının konusu da bu değildir. Ancak, sempozyumun yapılış şeklinden yola çıkılarak dile getirilen bahanelerle ve çarpıtmalarla “Said Nursî Cumhuriyet ve devrimlerin düşmanıydı.”, “Devlete ve Cumhuriyet'e karşı faaliyetleri nedeniyle defalarca mahkûm edildi.”, “Said Nursî Papa’ya mektup yazdı ve Hristiyanlarla ittifak çağrısı yaptı ve bu yaklaşım Gülen hareketinin ‘dinler arası diyalog’ projesinin ideolojik temellerini oluşturdu” gibi iddialarla “Said Nursî’ye sahip çıkmak emperyalizme hizmet etmektir.”, "Said Nursî ile ‘iç cephe’ birleşmez, bölünür” şeklindeki Bediüzzaman’ın hayat tarzına ve Risale-i Nurlar’ın Kur’ânî prensiplerine uymayan mesnetsiz, hakikatle örtüşmeyen öngörüler çok küçük araştırmalarla dahi cevaplanacak hususlardır.
Maksat Müslüman kimliğine, İslâmî değerlere ve kimliklere her fırsatta kin kusmak olunca, niye hakikati arayasın ki... Gözünü hakikate kapatanlar, varsınlar güneşi üflemeye devam etsinler…
“...daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu...”
Cumhuriyetçi oldukları gerekçesiyle çorbasının taneleriyle karıncaları besleyen, “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?" diye soranlara, “Eskişehir Mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe-i Hayatım ispat eder,” diye cevap veren bir Bediüzzaman...
Henüz Cumhuriyet kelimesinin bu topraklara yabancı olduğu, Meşrutiyet’in dine uygunluğunun tartışıldığı Meşrutiyet yıllarında sonraki yüzyıllara hâkim olacak malikiyet ve serbestiyet döneminin demokratik cumhuriyet tanımını yapan; şekil ve resimden ibaret olarak uygulanmak istenen cumhuriyet adı altındaki baskıcı uygulamalara ve totaliter anlayışlara “İstibdâd-ı mutlaka “cumhuriyet” nâmı vermekle…” tesbitiyle karşı çıkan; milleti bin yıllık şanlı mazisinden koparmaya çalışan tek parti yönetiminin dinî hayatı sınırlandıran ve yer yer yok etmeye çalışan katı politikalarına şerh koyan Bediüzzaman, Cumhuriyet rejimini Asr-ı Saadet dönemi uygulamalarına uyarlayarak ve dört halifeyi de reis-i cumhur ilan ederek tüm İslâm dünyasının muhtaç olduğu hakiki cumhuriyetin çerçevesini çizmiş, cumhuriyetçi olduğunu ömrünün sonuna kadar defaatle tekrarlamış, çağdaşları içinde müstesna bir şahsiyettir.
Geleneği temsil eden cübbesi ve şeairi temsil eden sarığı onun cumhuriyet düşmanı olduğuna delalet etmez; lakin o sarığı taşıyan başın ortaya koyduğu insanlık ve medeniyet tasavvurunu anlama çabasına dahi girişmeden “aydınlık” sandıkları karanlıklardan onu taşlamaya çalışanlar, hakikatte neye hizmet ettiklerinin farkında mıdırlar?
Hakikatte Bediüzzaman Said Nursî, fikirlerinden ve eserlerinden dolayı dünya hukuk tarihinde eşine az rastlanır ölçüde baskılara, kovuşturmalara ve yargılamalara maruz kalmış bir İslâm alimidir. Cumhuriyet öncesinde “Sen de Şeriat istemişsin!” suçlamasıyla ve idam cezası talebiyle yargılanıp beraat ettiği Divan-ı Harb-i Örfî’den başlayarak ömrünün sonuna kadar sürekli çeşitli suçlamalara muhatap olan ve fikirlerinden ve eserlerinden dolayı mahkemelere ve tutuklamalara maruz kalan Bediüzzaman Said Nursî’nin bu mahkemelerde sergilediği duruş ve yaptığı savunmalar din hizmeti yapanların istikameti açısından önemli olduğu gibi ülkemizin hukuk devleti arayışları ve demokratikleşme serüveni yönünden büyük dersler içermektedir.
Cumhuriyet’in kurucu iradesi tarafından Osmanlıdan Cumhuriyet’e tevarüs eden dinî, hukukî, siyasî kurumlara karşı tavır alınması, yerleşik dinî yapıların ortadan kaldırılması, dinin görünür olmadığı seküler bir toplum inşa etme çabalarına girişilmesi ve adeta “dinsizliğin devlet eliyle rejim altına alınması” girişimlerinin arttığı bir dönemde, mutlak dinsizliği işmam eden istibdadî yeni rejime karşı bir tehdit olarak görülen Bediüzzaman Said Nursî, bu dönemde “Devletin temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak için gizli cemiyet kurmak, rejim aleyhinde olmak, tarikatçilik, emniyet ve asayişi bozmak, laikliğe aykırı davranmak...” gibi ‘irtica’ odaklı suçlamalarla Eskişehir, Denizli, Afyon ve İstanbul’da olmak üzere dört büyük mahkemeye maruz kalmıştır. Bediüzzaman bunların hepsinden beraat etmesine rağmen ömrünün neredeyse sonuna kadar hapislere ve sürgünlere maruz bırakılmıştır. Bütün bunlara rağmen kendisini hapishane hapishane dolaştıranlara, kendisini zehirleyenlere hakkını helal eden, tüm ömrünü milletin selameti için feda eden........
