Yalnızlıklara karşı anılar, anılar!
İnsanın anıları, andıkları, anımsadıkları azaldıkça ve azaldıkça esas yalnızlık çökermiş üstüne.
Diğer tarafta da unutanlar çoğaldıkça, unutulmak yaygınlaştıkça, başkalarının hatırasından, hatırladıklarından, düşüncesinden çıktıkça tam manasıyla yalnızlaşırsın herhalde.
Ölülerin, kayıplarımızın bir “ruh dünyası” varsa, en koyu “yalnızlık” o olmalı!
Yahut en koyu yalnızlıklar, yaşarken bile insanı bir nevi ölümün kıyısında bırakıyor olmalı!
Elbette anılar yok olurken, yeni anlar, yeni anılar ekleyebilirsin. Hayatının akışında, yeni insanlar yeni anların, yeni anıların olabilir. Bugünün gençlerine kalan anılar ne olacak? Şiddet dolu, nefret dolu, geleceksizlikle kuşatılmış, iktidarı “adalet”, savcısı “adalete bakan” üniversiteli “esir” alınmış, umudu çalınmış bir anılar ülkesi ve dünyası mı?
Geleceğe hep umut taşımak isterim, dalgaya, rüzgâra karşı da… geçmişin anılarını ise tarihin içinden çıkarmak isterim. Bugünün “direnen insanlar”ını, geçmişin, hatta hiç yaşamadığım “geçmişler”in anılarıyla birleştirir, topluca her an’ım yapmaya çalışırım. Kişisel hayattan olduğu kadar, tarihin her sayfasından.
Ama sıkça okumuşsanız bu yazıları, “eski yazılar” sökün eder bazen; kolaylık olsun diye değil asla. “Eski”nin “yeni”deki devamını bulursunuz, ama bir o kadar da, geçmişte o yazıların konusu olan insanlar, kadınlar, çocuklar “anımdan ve anmam”dan çıkmasın, belki siz de hatırlarsınız diye. Çünkü onların nice anısı da bezim dünyamızdan kaybolurken bile, belki bir fotoğrafta, belki bir mezar taşında, en yakınlarının, onları hiç unutmak istemeyenlerin “anımsamaları”nda yaşıyordur hala.
Misal, Cumartesi Anneleri’nin bir yaptığı da bu. Hem arıyorlar hem anıyorlar yıllardır, yıllardır. Hiçbir şey, kayıplarının hayatını onlardan koparamıyor işte! Ve elbette yeni anneler, babalar, kardeşler, eşler ekleniyor hayatın hoyrat akışında kayıp olan ve kayıp gidenlerin kervanına.
“Hatırlamak” derken, tam 15 yıl ve tam 11 yıl önceki yazılar çıktı geldi. İsimleri ya hiç duymamışsınızdır ya da muhtemelen unutmuşsunuzdur. İsterseniz her birinin yerine başka isimler, resimler de koyabilirsiniz. Ben ikisini de yapıyorum bir yandan.
Sevgiye, sevgiliye, sevmeye dair…
Sevgi dediğin, sırf “sevgili”ye dair değil.
“Sevgili” dediğin, öyle bir güne sığmaz.
“Sevgili, sevgi” dediğin, sadece sevgiliyle başlamaz, orada kalmaz.
100 yaşında, 31 yıl önce alınıp da götürülen oğlu Cemil’in özlemiyle, sevdasıyla, aşkıyla, elbet onca yaşa akmış gözyaşıyla, ama vakur bir sabırla utançlarımızı didiklemiş bir Berfo Ana ne güçlü bir sevgi, ne kadim bir sevgilidir. Elinde ıslak fanila, yıllarca, bir jandarma karakolundan kayıplara karışmış oğlu Tolga’nın akıbetini arayıp duran Kadriye Hanım da öyle.
“Toplumsal bellek” diyerek,........
