menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Avrupa’nın “budalalığı” (II)

8 0
previous day

Geçen hafta, AB’nin Washington’un tutarsız dış politikalarının takipçisi haline gelerek rekabet gücünü diri tutacak ucuz enerji kaynaklarından kendisini mahrum bırakmasının, doğal gazı artık ABD’den çok daha yüksek bedellere almaya yönelmesinin, Birlik içindeki bazı liderlere, “biz bu kadar budala mıyız” sorusunu sordurduğunu söylemiştik. AB’ye yön veren kimi siyasetçi ve yöneticilerin çapsız, basiretsiz ya da “budala” olabileceğini dile getirirken, uluslararası rekabet güçlerini yitirme pahasına “kendi bindikleri dalı keserek” sanayisizleşme sürecine girmelerinin, Rusofobi tetiklenmesi yaşayıp Rusya ile doğrudan bir savaşa yürümek istermiş izlenimi vermelerinin ardında “budalalıkla” açıklanmayacak çok daha geçerli sebepler olabileceğini yazmıştık. Bu yazıda geçen hafta kaldığımız yerden devam ederek Avrupa’da yaşanan sürecin kendisini fazla görünür kılmayan dinamiklerini anlamaya ve aktarmaya çalışalım.

Zira, AB’nin (Ursula von der Leyen, Kaja Kallas gibi) atanmış bazı liderleri ile önde gelen seçilmiş ülke liderlerinin (İngiltere’den Fransa ve Almanya’ya) kendilerini bir meşruiyet krizine düşürecek basiretsizlikler sergilemiş olmalarına rağmen, yaşananları ne Avrupa’nın budalalığıyla ne de Trump’ın narsisistik hödüklüğüyle açıklayabiliriz. Bu sıfatları geçerli görsek bile, kök nedenler bunların çok ötesinde, derindedir.

Avrupa’da ne olmuyor ne oluyor?

Olan aslında bir ölçüde, ABD’nin Avrupa’dan kopması değil, kartopu gibi büyüyen savunma maliyetlerini daha kolay yönetebilmek ve yeni jeopolitik hedefler doğrultusunda Avrupa’yı adım adım “hizaya getirmeye” çalışması olarak da anlaşılabilir. Liderliğini küresel ölçekte tehdit altında gören ve bu süreci tersine çevirmek için irili ufaklı korsanlıklarının yeterli gelmeyeceğini ve yeni bir Büyük Savaş’a yürümek durumunda kalınabileceğini gören ABD, Avrupa’yı adım adım hizalanmaya, bu süreçte yaşlı kıtayı (Rusya ve Çin ile ilişkisini daha önce baltaladığı) Almanya’ya devretmeye, ona jeopolitik teoride “Heartland” olarak telaffuz edilen bölgenin liderliğini ele aldırtmaya çalışıyor.

ABD’nin olası bir yeni Büyük Savaş’ta kendisini nerede konumlamak istediğini, isteyeceğini anlamak için ilk iki dünya savaşında Avrupa ile ilişkisine bakmak, bu ilişkinin nasıl ilerleyip geliştiğini görmek de gerekiyor. Zira, daha önce de yazdığım gibi, her ne kadar II. Dünya Savaşı, dönem Avrupa’sının kendi özgül jeopolitiğinin belirlediği koşullar üzerinden gelişerek patlak vermiş ise de, onu I. Dünya Savaşı’nın (kapanmamış davalarının üzerinden) devamı gibi düşünmek de mümkün. Belki şöyle demek daha doğru olabilir: I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı sonuçlar önemli ölçüde II. Dünya Savaşı’nın sebepleri arasında belirmiştir. Olası bir yeni büyük savaşı -III. Dünya Savaşı olarak adlandırılsın ya da adlandırılmasın- II. Dünya Savaşı’nın ürettiği sonuçların geldiği nokta açısından okumak da mümkündür.

ABD, Avrupa’dan ne istiyor?

O sonuçlar da temelde şuna işaret eder: Her ne kadar ABD, petrol, doğal gaz ve LNG alanında 70’lerdekiyle kıyaslanmayacak bir düzeye ve artık lider bir konuma ulaşmış da olsa, 38 trilyon doları aşan ulusal borcuyla, Çin tehdidi altındaki küresel liderliğini -hele de dünya jandarmalığının getirdiği yüksek maliyetlerin baskısı altında iken- koruyabilmesi çok da sürdürebilir görünmüyor. Washington’un bakış açısından, Avrupa’nın “kendine gelip” Kolektif Batı’nın bu maliyetlerinin yönetilmesinde ABD’ye yardımcı olması lazım. Güzellikle olmazsa başka şekilde!

Zira, Washington’un küresel liderliğine yönelik tehditleri bertaraf edebilmesi için NATO müttefiklerinin savunma harcamalarını GSYİH’larının yüzde 2’sinden yüzde 5’lere çekmesini sağlayacak karar alması yeterli değil. Avrupalı müttefiklerin,

Asya’yı Avrupa’ya Hindistan, İran, Azerbaycan ve Rusya üzerinden geçen deniz, demiryolu ve karayolu hatlarıyla bağlayan 7 bin 200 kilometre uzunluğundaki Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun (INSTC) hâkimi görülen Moskova’yı enerji alımlarını sıfırlayarak zaafa uğratmaları, Bir Kuşak Bir Yol projesinin hamisi görülen Pekin ile olan ekonomik entegrasyonlarını azaltmaları ve özellikle savunma sanayisinde kullanılabilecek kritik ürünlerin Çin'e (ve Çin üzerinden Rusya'ya) transferini engellemeleri, ABD’den “budalalık” gibi görünen yüksek bedellerle LNG satın alma yoluna gitmeleri, Ekonomilerini endüstriyel ölçekte savaşa hazır hale getirmeleri, Washington’un jeopolitik hesaplarının yükünü paylaşmaları lazım.

Bu hedeflere yürümenin kolay olmadığının bilincindeki Avrupalılar da bu hedeflerin kendi toplumlarında sorunsuz ya da az hasarlarla benimsenebilmesi için Rusya’nın Avrupa’ya büyük bir tehdit teşkil ettiği ve hatta birkaç yıl içinde de saldıracağı şeklinde bir anlatı fabrike ediyorlar. Bu anlatının altındaki alevi de sanki Avrupa Covid-19 benzeri bir virüsle karşı karşıya kalacak imiş ve bir pandemiye alınır gibi “önlemler” belirlenmesi lazımmış gibi, toplumların militarizasyonunu da içerecek şekilde giderek daha yoğun şekilde harlıyorlar, harlayacaklar.

Rusya’nın yeniden “öcüleştirilmesi”

Amerikalılar, bu hususları hedef haline getirecek noktaya ulaşabilmek için önce NATO’yu daha önce bir darbe ile yönetimini devirdikleri ve CIA operasyonlarına açık hale getirdikleri Ukrayna’da örtülü bir proksi savaşı içine soktu, ardından Rusya ile Almanya arasındaki Nordstream II boru hattının sabotajı da dahil birtakım eylemlerle Avrupa’nın jeopolitik kartlarını yeniden tanzim edeceğinin işaretlerini verdi. Avrupa’yı Almanya liderliğinde doğuya doğru, Rusların üzerine doğru “yönlendirme” çabasının bir parçasıydı bu. Rusya’nın yeniden öcüleştirilmesi ve kıta genelindeki militarist hafızanın canlandırılması da refakat edecekti bu sürece.

1. Dünya Savaşı öncesinde Hitler, Kavgam’da, “Lebensraum” kavramı altında dış politikasının ırkçı gerekçelerini anlatırken, Naziler olarak hedeflerinin, kabaca, “doğuya doğru genişlemek ve ırk olarak üstün Cermen halkları (Herrenvolk) için ırk olarak aşağı halk (Untermenschen) olan Slavları yok etmek” olduğunu söylüyordu. Bu, Almanya için doğuya yönelmek, demekti.

(Burada zurnanın zırt dediği yere, II. Dünya Savaşı algımızı sorgulayacak bir noktaya geliyoruz. Zira II. Dünya Savaşı’nı, Batı’nın “iyi adamları” ile Sovyet Rusya, “kötü adam” olan Nazi Almanya’sını zorlu bir mücadelenin sonunda yendi ve insanlığı kurtardı, gibi bir mit üzerinden okuyunca ne savaşın sınıfsal boyutlarını ne de yukarıdaki hususları net olarak görmek mümkün olabiliyor.)

Velhasıl, Almanlar doğuya yönelme hazırlığına girişince, diğer Avrupa ülkelerinin ve İngilizlerin onları ayıplayacağını, bu tip bir düşünceyi “demokrasi ve insan haklarına aykırı” bulacaklarını filan sanmayın. Geçmişte olmadı, bugün de olmayacak. Geçmemiş olan “geçmiş” ile başlayalım:

Avrupa’yı doğuya “yönlendirme”

Örneğin, İngilizler Almanya’yı doğuya, Sovyet Rusya’ya doğru yönlendirmek için zamanında ellerinden geleni yaptılar. Nazilerin Çekoslovakya işgaline ses çıkarmayan İngilizler, Almanların bu sayede Rusya ile savaşırken ihtiyaç duyacağı silahları bu alanda sağlam bir altyapısı olan Çeklere ürettireceklerini biliyorlardı çünkü.

Bu arada, Hitler’in iktidara gelişini Yahudi’nin Yahudiliğine dönüşünün başlangıcı olarak tanımlayan İngiliz Hıristiyan Siyonistlerinin Nazilere verdiği desteği de unutmamak lazım. Özellikle de daha ortada Auschwitz, gaz odaları filan yokken, Yahudilerin Filistin’e “dönmeleri” ve bir devlet kurmaları gerektiğine inanan Anglikan Kilisesi’ne ve İskoç Kilisesi’ne bağlı İngiliz Siyonistler, varlıklı Yahudilerin Filistin’e göçünü 60 bin kişilik ilk parti ile mümkün kılan 1933 tarihli Haavara Anlaşmasının ardında yer aldılar ve Hitler’i desteklediler.

Fransa’da Mareşal Philippe Pétain liderliğindeki otoriter Vichy hükümeti, 3. Reich'ın 1940'taki askeri yenilgisi ve çöküşünün ardından, Nazi Almanyası ile işbirliği yaptı.

İrili ufaklı Avrupa ülkeleri de zamanla Nazizmin en büyük destekçisi haline geliverdiler.

Amerikalılar Nazilere nasıl destek vermişti?

Amerikalılara gelince… Wall Street ve belli başlı büyük Amerikan şirketleri Nazilerin iktidara yükselişine katkı sundukları gibi, Hitler’in iktidarı aldığı 1933 sonrasında Nazi Almanya’sının finansman ve ticaretini kolaylaştırıcı destekler sundular. Örneğin, JP Morgan ve TW Lamon gibi Amerikan yatırım bankalarının sağladığı kredi imkanları ile General Electric, Standard Oil, General Motors ve Ford Motor Company gibi........

© T24