Deniz Kızı sahiden yaşadı patron (¹)
“Gel ey denizin nazlı kızı nûş-i şerâb et /Çık sâhile gel sînede bir âlem-i âb et. /Mestâne bakışlarla beni mest ü harâb et /Çık sâhile gel sînede bir âlem-i âb et.”
Çocukluğumdaki potborilerin vazgeçilmezlerinden olan bu şarkının kendimce mealini ilk gençliğimde Timur Selçuk’un “meyhanesi”nin harcında hissetmiş, öyle anmıştım: “Gecelerden bir gece’ çık sahile de gel, ‘kararmış tahta masamıza’ otur, ‘vur kendini şaraba, aşka, daha içelim, daha içelim’, mest olalım”.
Hakkıyla mânâsını, gerçek hikâyesini yıllar sonra öğreniyorum. Arapçayı, Farsçayı harmanlayıp zenginleşen “Osmanlı Türkçesi”nin de melodisini sevip, derinliğini anladıkça… Ki o dillerden birçok kelime “yabancı” gelmezdi çocukluğumuzda.
Dizesi-dizisi bugün RTÜK’lük
Bu güftenin her dizesi bugün RTÜK’lük maalesef… Dizisini çeksen mozaikten görünmez. Daha ilk dizesindeki “gel nûş-i şerâb et”in anlamı “afiyetle şarap iç” zira. Tasavvuftaki mânâsıyla “aşk şarabı”nı… Esasında “denizin nazlı kızı”na zarifçe “aşk/işret meclisine katıl, kadehimizden iç” daveti.
O devirde aşkını sevgiliye yekten, dümdüz söylemek “pek münasip” olmayınca dilin dolanıyor, dolanırken dünyanın diline, aşk’nâmesine de uğruyor olmalı… Ötesi “içki”ye içki, hatta güncel karakol lisanıyla içmeye “alkol almak” filan demek de şık ve “pek münasip” değil tabii.
Yazımı uzatsa da aktarmazsam çatlarım… Kara çay tutkunu George Bryan (Beau) Brummel’in 200 yıl önce Mrs. Darcey’nin “Bir fincan çay alır mısınız?” sorusuna esprili ama sert yanıtı bu mevzuda da geçerli: “Madam, bir ilaç alınır, ama bir çay içilir…”
Ki zaten bitki, onun deyişiyle “zerzevat çayı”nın yeri de mutfak değil “ecza dolabı”. Kahverengi şişedeki tıbbî “alkol”ün yanı muhtemelen… Gerçi bugünün ekonomisi tıbbî-ziraî alkolü “içki” eyleyince “alkol almak” -gereğince- sırıtmıyor bir bakıma.
“Âlem-i âb” da sakıncalı…
Güftedeki “âlem-i âb” da ayrı ritüel, “mesele” zaten. Dönemin kültüründe, edebiyatında bir dönem yaygın olan “suda düzenlenen içkili, mûsikîli eğlence”, zevk-i sefa meclisi.
Şarkıdaki gibi denizde, sahilde de oluyor, “gidelim Göksu’ya bir âlem-i âb eyleyelim”le de… ““Mehtâba çıkmak”, “Mualla’yı sandala atıp, Ruhumda Hicran’ı söyletmek” desen “milli ve manevi değerler, genel ahlâk, aile yapısı”.
Denizin kızına ithafnâme
O şarkının hikâyesi de öyle bir efsane. 87 yıl önce bugün, 15 Mart 1939’da 48 yaşında hayata veda edenDeniz Kızı Eftalya’nın hikâyesi… Girişteki o ünlü şarkı ise Udi Yorgo Bacanos’un ağabeyi Aleko Bacanos’un “denizin kızı”na ithafnâmesi. Bacanos ölümünün ardından o şarkıyı Eftalya’nın mezarında da seslendiriyor.
Yani onun efsanesi, öyle Yavuz gemisinde askerlik yapan Mehmet Şükrü Nar’ın Ege’de gördüğünü söylediği, gazetelere haber de olan “kayalıklarda saçlarını tarayan deniz kızı” gibi değil… Gerçek efsanelerden.
Boğaz’da, “Heybeli’de her gece mehtaba çıkılan, sandalları neşeyle doldurup, zevke kandıran” o geceler denizin kızı Eftalya’nın sesiyle ünlü. Mûsikîşinas yüzbaşı Yorgaki Efendi’nin küçük kızı Atanasia Yeorgiadu… “Osmanlı Rumu”, 1891’de Büyükdere’de doğuyor. O lakabı da beş yaşından beri benimsiyor. Kendi anlatımıyla, “Hatta daha garibi Eftalya ismini yadırgarım. Asıl ismim ‘Denizkızı’ imiş gibi gelir…”
Tanpınar’a göre “ayışığı ibadeti”
Daha 13-14 yaşlarında sâzende babasıyla mehtaba çıkıyorlar. Yıllarca sürüyor bu gelenek. Gazetelerde o “mehtâbiye” âlemlerinin, “Eftalya efsanesi”nin gerçek haberleri çıkarken, şiirde de “mehtâbiye, mehtapnâme” furyası… Öyle ki Ahmet Hamdi Tanpınar bu........
