“Ben İslam milletindenim!” (3)
Ceviz ağaçlarının ve sincapların koştuğu yoldan Ali Haydar Haksal’ın mahallesine ulaştık. Ali Haydar Haksal ağaçların arasındaki patika yoldan koşar adım çıkıverdi. Günlük makalesini Millî Gazete’ye ulaştırmak için evinde internet bulunan bir komşusuna gitmiş. Bizleri güler yüzle buyur etti. Hoşâmedî’ye gelenler karşılandı; haremlik ve selamlığa riayet edilerek misafirler içeri alındı.
Ali Haydar Haksal’ın ailesi, kadim kültürümüzle günümüzü bir arada cem etmiştir. Aile İslam milletinin bir portesidir. Bingöl’den ulema torunu bir beyefendi ile Karadenizli hafız bir dedenin hafız torununun kurduğu bir ailedir. Diyarlar farklı ama dertler birdir. Muhterem eşi Öznur Hanım, hafızdır. Dedesinin yanında hıfzını ikmal etmiştir. Ali Haydar Haksal’ın misafirleri için yemek hazırlamıştı. Ayrıca Karadeniz usulü bir de helva kavurmuştu ki, pek beğenildi. Ona konuk olan ailelerimiz ve evlatlarımız hayata dair pek kıymetli dersler aldılar. Evimizde her daim kendilerini hürmetle anarız.
Yemekten sonra asıl ikram başladı. Asıl ikram, ilim ve kültürdür. Bildiğiniz gibi taam, mideyi; ilim, beyni besler. Bu nedenle Arapçada imam, ümmet ve ümm (yani anne) aynı kökten gelmiştir. Bu kök emmek yani beslenmek köküdür. Tüm dünya çocukları arasında anne, evrensel bebek diliyle çağrılır: Çocuklar anneye mama derler, süte mama derler. Çünkü buradan beslenip hayata tutunurlar. Büyüdüklerinde midelerinin değil beyinlerinin beslenmesi gerekir ki bunun için bir imama tabi olurlar. İmamlar peygamberlerdir. Onlar vesilesiyle beyinlerini beslerler. Aynı imamdan beslenen insanlara da ümmet denir. Yani lidere bağlı bir topluluk olmuşlardır. Aynı kaynaktan beslenen insanlar topluluğu olmuşlardır.
Ali Haydar Haksal, yıllar boyunca biriktirdiği tarih, edebiyat, kültür ve siyaset tecrübesini, beynimizi besleyen mühim mevzuları kısa süre içinde ihtisar edebilme kabiliyetine sahiptir. O sırada Suriye iç savaşı sürüyor ve Aksa Tufanı devam ediyordu. Sohbetimiz, meclisteki dostlarımızın sualleri ile başladı. Sualleri ciddiyetle ve dikkatle dinledi. Bildiğiniz gibi âlimlere en büyük ikram ve hediye, ziyaret edildiklerinde onlara soru sormaktır. Bu, bir ilim edebidir. Sorular, onunla tartışmak için sorulmaz. Soruların cevabı bilinse de ona ikram ve hürmet olması için sual edilir. Sorunun basiti ya da zoru diye bir şey söz konusu olmaz. Zaten âlim, -mesela- kanın abdesti bozup bozmayacağı ile ilgili sorduğunuz bir sorunun cevabını sizin zaten bildiğinizin farkındadır. Ancak o, bu sorudan hoşnut olur. Zira sizin ona saygı kastıyla bu soruyu yönelttiğinizi bilir.
Ali Haydar Haksal, konuşmasına “Ben İslam milletindenim” diyerek başladı. Sezai Karakoç ile birlikte bir kimlik haline gelen bu sözün, Tanzimat Fermanı sürecinden itibaren ifade ettiği mana üzerinde durdu. Ona göre bugün maruz kaldığımız kavmiyetçilik, mezhepçilik, ulus kimlik ve........
