Bediüzzaman: Hakikatin Feryadı
Bir adam düşünün: Bilim insanları fizik laboratuvarlarında deneyler yaparken, Bediüzzaman soğuk hücrelerde tefekkürle zerreyi, hücreyi, molekülü, esir maddesini; yüksek istidadını adeta dev bir teleskop yapıp yıldızları ve galaksileri inceliyor. Onların hâl diliyle kendi ikna edici dilini buluşturup vahdaniyeti ilan ediyor.
Türlü iftiralarla Osmanlı’ya saldıranlar, hatta matbaanın geç gelmesini bile acımasızca eleştirenler vardı. Oysa Bediüzzaman ve talebeleri, insanlığın hem dünya saadetine hem de ebedî saadetine fayda verecek hakikatleri, aklı ve gönülleri okşayarak insanlara ulaştırıyordu. 600 binden fazla nüsha, adeta fedakârlıkla, el ve parmak ofsetiyle çoğaltılıyordu. Dünyada daha önce hiçbir eser, böylesine büyük bir fedakârlıkla ve elle çoğaltılmamıştı.
İnsanlığın saadetine bu kadar önem veren bir insanın, insanlığın hem dünya hem de ebedî saadetine hizmet eden hakikatleri anlatan bir âlimin tecrit edilmesi, soğuk hücrelerde ağır zulümlere maruz bırakılması hangi insafa sığar? Bediüzzaman, insanın yalnız bu dünyadaki huzurunu değil, ebedî saadetini de düşünüyordu. Nitekim şöyle diyordu: “Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir. Eğer iman-ı âhiret o hanenin saadetinde hükmetmezse, o aile efradı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azaplar çeker.”
İşte insanın aile içindeki saadetini, ahirete imanla birlikte ele alan; insanı hem dünyada hem de ebediyette kurtuluşa ulaştırmayı dert edinen böyle bir âlimin tecrit edilmesi, işkence ve dehşetin içine atılması ve türlü zulümlere maruz bırakılması hangi vicdana, hangi adalete ve hangi insafa sığar?
İnsanın saadetini kendisine dert edinen........
