menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Alice Weidel’den Yeni Sağa: Çelişkiyle iktidar olmak ve solun kaybettiği zemin

11 0
14.09.2026

Almanya’nın siyasal tarihindeki bazı olaylar/figürler, yalnızca bir politikacının biyografisini değil, bir dönemin ideolojik dönüşümünü de açığa çıkarır. Alice Weidel böyle bir figürdür.

Bir tarafta Almanya için Alternatif’in (AfD) göç karşıtı, ulusalcı ve geleneksel aileyi öne çıkaran politikası; diğer tarafta bu partinin lideri olarak açıkça lezbiyen bir kadın: Sri Lanka doğumlu partneriyle yaşayan ve iki çocuğu birlikte büyüten Alice Weidel. Üstelik Weidel’in ailesinin geçmişinde Nazizm’le doğrudan bağlantılı bir figür vardır: baba tarafından dedesi Hans Weidel, Nazi Partisi ve SS üyesi olmuş, Nazi döneminde [Polonya’da, yani işgal bölgesinde] askeri hâkimlik yapmış ve Hitler tarafından üst düzey askeri yargıçlığa atanmıştır. Bütün bunlar ilk bakışta bir çelişkiler yığını gibi görünür. Fakat belki de asıl mesele tam tersidir: Weidel’in yükselişini mümkün kılan şey, bu çelişkilerin ortadan kalkması değil, yeni sağ tarafından politik bir avantaja dönüştürülebilmesidir.

2025 Almanya federal seçiminde AfD yüzde 20,8 oyla ikinci parti oldu; 2021’deki yüzde 10,4’lük sonucunu neredeyse ikiye katladı. Eylül 2026’da Saksonya-Anhalt’ta ise yaklaşık yüzde 44’e ulaşarak eyalet düzeyinde birinci parti haline geldi. Dolayısıyla artık yalnızca “aşırı sağ neden yükseliyor?” diye sormak yeterli değil. Daha rahatsız edici soru şudur:

Aşırı sağ, aşırı sağ olarak görünmeden nasıl normalin parçası haline geliyor?

Eski sağın değil, yeni sağın paradoksu

Eski aşırı sağ kendisini büyük ölçüde açık bir kimlik siyaseti üzerinden kuruyordu: ulus, ırk, aile, cinsiyet, gelenek. Yeni sağ ise aynı kavramları kullanmasına rağmen başka türlü çalışıyor. Artık “bizim dışımızdakilerin hepsi kötüdür” demek zorunda değil. Bunun yerine ayrımlar yapıyor:

İyi göçmen / kötü göçmen.

Entegre yabancı / entegrasyona direnilen yabancı.

Saygın eşcinsel / “ideolojik” queer.

Çalışkan yabancı / sosyal yardımlarla yaşayan yabancı.

Batılılaşmış Müslüman / “tehdit” olarak görülen Müslüman.

Bu nedenle Weidel’in kişisel hayatı AfD’nin göçmen ve LGBT politikalarını otomatik olarak çökertmiyor. Hatta parti açısından bir tür ideolojik kalkan işlevi görebiliyor.

“Biz eşcinsellere karşı olsaydık, liderimiz nasıl lezbiyen olabilirdi?”

“Biz yabancılara karşı olsaydık, liderimizin partneri nasıl göçmen kökenli olabilirdi?”

Bu soruların kendisi yeni sağın ideolojik başarısının bir parçasıdır. Çünkü burada artık açık bir dışlama yerine istisna üretme mekanizması çalışır. Weidel şöyle okunabilir:

Ben istisnayım. Benim durumum farklı.

Ve tam da bu “farklılık”, kuralı ortadan kaldırmak yerine kuralı güçlendirir.

İdeoloji çelişkiyi çözmez; çelişkiyle yaşamayı mümkün kılar

İdeoloji, yaygın bir anlayışa göre insanların dünyaya ilişkin tutarlı ve yanlış bir düşünce sistemine sahip olmalarıdır. Ama böyle değildir. İdeoloji, toplumsal çelişkileri yaşanabilir hale getiren bir fantezi düzenidir. Dolayısıyla “Weidel nasıl olup da lezbiyen olduğu halde LGBTİ haklarını sınırlayan bir partinin lideri olabilir?” sorusu bir noktada yanlış sorudur. Çünkü bu soru, öznenin politik görüşleriyle özel hayatı arasında mantıksal bir tutarlılık beklemektedir.

Oysa ideoloji böyle çalışmaz. Özne çelişkiyi ortadan kaldırmaz; çelişkiyle yaşayabilmesini sağlayacak bir anlatı kurar. Weidel’in konumunun bilinçdışı formülü kabaca şöyle kurulabilir:

“Benim özgürlüğüm başka, toplumun düzeni başka.”

Ben istediğim kişiyle yaşayabilirim. Ama toplumun nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin daha muhafazakâr, daha dışlayıcı bir norm savunabilirim. Bireysel özgürlük ile toplumsal muhafazakârlık burada birbirinin karşıtı olmaktan çıkar. Hatta birbirini besleyebilir. Weidel’in biyografisi bu açıdan yalnızca bir “çelişki” değildir. Bir siyasal araçtır.

Reuters’ın Weidel üzerine profilinde de onun kişisel yaşamının AfD’nin geleneksel muhafazakâr görüntüsüyle çeliştiği, fakat aynı zamanda partinin daha geniş ve ana akım seçmenlere ulaşmasına yardımcı olabilecek alışılmadık bir figür olduğu vurgulanıyordu. Yeni sağın önemli özelliklerinden biri budur.

Kendisini artık her zaman özgürlük düşmanı olarak sunmaz. Tam tersine, kendisini özgürlüğün savunucusu olarak gösterir:

Devletin bireyin hayatına müdahale etmemesi.

Fakat bu özgürlük söylemi kolektif düzeye taşındığında başka bir şeye dönüşür:

“Ben istediğim gibi yaşayabilirim; fakat toplumun normlarını değiştirmeye kalkma.”

Böylece yeni sağın özgürlük anlayışı, bireysel ve kolektif özgürlüğü birbirinden ayırır. Weidel’in hayatı bu nedenle son derece kullanışlıdır. Onun kişisel yaşamı, AfD’nin “biz eski tip aşırı sağ değiliz” mesajının kanıtı olarak kullanılabilir. Bu açıdan Weidel yalnızca AfD’nin lideri değildir. AfD’nin kendisini nasıl görmek istediğinin imgesidir.

Nazi geçmişinden “normalleşmiş” sağa

Weidel’in dedesinin Nazi geçmişi de burada farklı bir anlam kazanır. Hans Weidel’in geçmişi Alice Weidel’e ahlaki veya hukuki bir sorumluluk yüklemez. Bir insan dedesinin suçlarından sorumlu tutulamaz. Politik açıdan mesele suçluluk değildir.

Mesele tarihsel hafızanın nasıl yeniden düzenlendiğidir.

Yeni sağın Nazi geçmişiyle ilişkisi çoğu zaman doğrudan bir Nazi nostaljisi biçimini almak zorunda değildir. Daha incelikli bir şey yeterlidir:

“Geçmiş geçmişte kaldı.”

“Artık sürekli suçluluk duymamalıyız.”

“Almanların da kendi tarihleriyle gurur duyma hakkı var.”

“Bütün ulusal kimliği Nazi geçmişi üzerinden açıklamak yanlış.”

Burada tarih inkâr edilmek zorunda değildir. Tarihin bugünü belirleme gücü azaltılır. Bu, eski Nazi söyleminden farklıdır. Ama tam da bu nedenle daha karmaşıktır. Çünkü geçmişi inkâr etmeksizin geçmişin politik sonuçlarını etkisizleştirmek mümkündür.

“Ben Nazi değilim, ama…”

Yeni sağın gücü burada yatıyor. Bugün Almanya’da kendisini açıkça Nazi olarak tanımlayan bir hareketin geniş toplumsal meşruiyet kazanması zordur. Fakat bundan aşırı sağın imkânsız olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersine: Aşırı sağ Nazizm sonrası koşullara uyarlanır.

“Ben Nazi değilim; yalnızca sınırların korunmasını istiyorum.”

“Ben yabancı düşmanı değilim; yalnızca kontrolsüz göçe karşıyım.”

“Ben LGBTİ düşmanı değilim; yalnızca çocukların ideolojik olarak yönlendirilmesine karşıyım.”

“Ben ırkçı değilim; yalnızca kültürümüzün korunmasını istiyorum.”

Buradaki “yalnızca” kelimesi önemlidir. Çünkü ideolojik dönüşüm çoğu zaman açık bir kopuşla değil, eski bir politik arzunun daha kabul edilebilir bir dille yeniden paketlenmesiyle gerçekleşir.

Göçmen artık insan değil, fantazmatik bir nesnedir

Weidel’in göçmen kökenli partneri bu açıdan özellikle ilginçtir. Göçmen karşıtı ideoloji “göçmen”i gerçek bir insan olarak değil, fantazmatik........

© marksist.org