We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Nasıl bir zaman krizindeyiz?

5 7 5
31.01.2019

Amaçsızca dönenip duruyoruz. O yüzden zamanın hızlandığını sanıyoruz.

Güney Koreli felsefeci Byung-Chul Han, böyle teşhis ediyor yaşadığımız evrensel huzursuzluğu.

Bir süredir hepimizin şikayeti aynı, zamanın çok hızlandığından, ellerimizden kayıp gidiverdiğinden yakınıyoruz. Elbette zaman insanın psikoljik algısına göre çok değişkenlik gösteren bir varoluşsal ölçü. Ama Han, aslında zamanın hızlanmadığını, bunun sadece günümüze özgü bir krizin semptomu olduğunu ileri sürüyor.

Han’a göre bir “zaman krizi” yaşıyoruz, ama zaman hızlandığı için değil, zaman “atomlaştığı” için, “nokta zaman” dediği birimlere ayrıştığı için bu krizin içindeyiz. Zaman, “sürem” dediğimiz bütünlüğünü kaybediyor, Han’a göre.

Geçmişteki “mitolojik zaman” çağı, ondan sonra gelen “tarihsel zaman” çağı, hep anlatı yoluyla varolan, “anlatısal gerilimi” olan zaman kavrayışları üzerine kurgulanmış. Halbuki “enformasyon zamanı” diyebileceğimiz şimdiki çağda, teknoloji çağında, anlatı gerilimi yok. Anlatıdan kaynaklanan “sürem” bütünlüğü zayıflıyor.

“Anlatı, zamana bir koku verir” diyor Han. “Nokta zaman ise kokusu olmayan zamandır.” Bir başka deyişle, zaman bütün dayanaklarını kaybetmiş, onu alıkoyan bir çekim merkezinden mahrum kalmıştır. O yüzden zaman noktalarının arasındaki feci boşlukları doldurmak için bir sürü malumat, eğlence, didişme ya da heyecan yığmaya çalışıyoruz hayatımıza.

Buna karşın, Han bize “vita contemplativa” öneriyor, yani düşünceli yaşamayı. Zamanın içinde durmayı bilmek lazım diyor, “bulunmak” edimini öneriyor, zamanda bulunmayı yeniden öğrenmemizi salık veriyor.

“Derin düşünce” dediği, eski dilde “tefekkür” denilen, daha düşünceli yaşama, deneyimi düşünceyle harmanlama, deneyimin içinde durma yöntemleri geliştirmemizi öneriyor; yani tekrar bir “duruş” yaratmamız gerekiyor, zamanın kokusunu yeniden kazanmak için.

Zamanın Kokusu/ Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme kitabı, 2018 yılında Metis Yayınları’ndan çıktı. Kitabın orijinali Almancada 2009 yılında basılmış. Türkçeye çeviren Şeyda Öztürk. Okurken bazı güçlükler çeksem de, Türkçe çevirisi “okunabilir” felsefe kitaplarından birisi olduğunu söyleyebilirim.

Tek bir tartışma konusu geliyor aklıma: Yazarın kullandığı Almanca sözcük “verweilen” yani “kalmak” veya “durmak”, yahut “oyalanmak”. Çevirmenin tercih ettiği “bulunmak” fiili, yani zamanın içinde bulunmak (bir yerde bulunmak gibi) ilk başta yanıltıcı bir etki yaratıyor, yadırgatıyor, en azından anlamına alışana kadar. Mutlaka yayından önce tartışılmıştır, ama “bulunma sanatı” yanlış adres gösteriyor gibi geldi.

“Deneyim” neden bozuldu?

Han’ın kitabı bana, geçen yüzyılda Walter Benjamin’in “deneyim krizi” yaşadığımızı ileri süren yazılarını anımsattı. Benjamin’e göre modern insan sadece “şok” algılayabiliyor, gerçek deneyim yaşayamıyor. Çünkü deneyimin yani yaşamın özünü oluşturan “aura” dediğimiz şeyi kaybettik.

Benjamin’in “aura” kavramıyla, Han’ın “zamanın kokusu” dediği şeyi birbirine çok yakın buldum.

Aura, aslında bir “karşılaşma büyüsü”. Modern insanda, özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanda, korkuyla kendini savunma refleksi yerleştiği için, aura dediğimiz bu karşılaşma büyüsü giderek yok oluyor. Büyünün yerini şok alıyor, travma alıyor. Şehir insanı sadece şok yaratan şeylere dikkatini verebiliyor artık, başka her şey tanımsız ve kişiliksiz bir kargaşaya dönüşüyor.

Aura kaybı, biraz imge yorulması gibi de düşünülebilir. O kadar görsel bir kültürde yaşıyoruz ki, artık görüntüler de etkisini kaybediyor, sıradanlaşıyor, kanıksıyoruz.

Aura da aslında bir karşılaşmada gerçekleşen karşılıklı bakışmadan oluşuyor. Canlı ya da cansız, insan yahut nesne, baktığımız her şeyin bize aynı şekilde bir bakışla karşılık veriyor olması lazım. Yani, bir temel bağlantı kurmaktan geçiyor hayatın büyüsü, deneyimin özü bu bakışmadan geliyor. Dünya bakışımıza karşılık vermediği zaman, aura silinmeye başlıyor.

Bir başka deyişle, bakış karşılık bulursa aura vardır hayatta, yani gerçek bir deneyim yaşanır. Bakışına karşılık bulmak, bir tür odaklanmadır. Kim kime dikkat ediyor ya da kim neye gerçekten odaklanıyor bugünkü hayatta?

Han da Benjamin’in tezine çok benzer bir görüşü savunmuş kitabında. Hatta bu konuda Heidegger’in çok güzel bir deyişini alıntılıyor: “İster bir nesne olsun, ister insan veya bir tanrı, herhangi bir şeyi deneyimlemek o şeyin başımıza gelmesine, bizle buluşmasına, bize temas etmesine, bizi altüst etmesine ve bizi dönüştürmesine izin vermektir.”

Han’a göre bizler artık bunu yapmayı beceremiyoruz. Peki, neden zorlanıyoruz gerçek deneyim yaşamakta?

Han kitabın bir yerinde, düşünceli yaşamakla (yani “vita contemplativa” denilen tefekkürlü yaşamla) daima aktif, eylemli yaşamayı ( yani “vita activa” denilen etkin yaşamı) birbiriyle kıyaslarken, Hannah Arendt’in düşüncelerinden örnek vermiş.

Tefekkürle yaşamanın ille edilgen bir yaşama tarzı olmadığını, etkin-edilgen ikilemi kurmanın yanlış olduğunu, bu ikisi birbiriyle dolayımlı olduğu zaman asıl sahici ve sahih bir hayat yaşayabileceğimizi söylüyor.

Bu bağlamda, Hannah Arendt’in “vita activa” yani etkin ve eylemli yaşama teorisinde bazı yanlışlar olduğunu öne sürmüş.

Arendt, malum, “vita activa” dediği eylem teorisini geliştirirken, kapitalist düzenin çalışmayı bir kölelik hâline getirmesine karşı, insanı yeniden etkin ve sahici kılmak amacıyla yola çıkmıştı. İnsandaki eylem gücünü, daima yeni bir şeye başlayabilme yeteneği olarak, olumlu şekilde tanımlar. Olumsuz olan, emek dediğimiz üretme ve tüketme sarkacında gidip gelen kısır döngüde yaşamaktır.

Kapitalizmin doruğa çıkardığı “Animal laborans”, yani “çalışan hayvan” modeli, insanın gerçek eylem gücünü köreltmektedir Arendt’e göre. Halbuki eylem, yani “vita activa” insanın gerçek yaratıcılığıdır.

Byung-Chul Han ise Arendt’in bu şekilde eylemi öne çıkarırken, “vita contemplativa” dediğimiz derin düşünceli yaşamı çok faza arka plana attığını, hatalı bir şekilde olumsuzladığını savunuyor kitabında. Arendt’in eyleme aşırı bir kahramanlık vurgusu yüklediğini öne sürüyor:

“Arendt’in gerçekten yeni bir şeyin ortaya çıkmasının eyleme geçmeye kararlı bir kahraman özneye bağlı olduğu varsayımı hatalıdır. Dünyayı ve kültürü oluşturan olaylar nadiren aktif eylemde bulunan bir öznenin bilinçli kararlarından kaynaklanır. Aksine, serbest zamanın, zorlamadan muaf bir oyunun veya serbest imgelemin ürünleridir bunlar.”

Han’ın bu Arendt eleştirisine tam olarak katılmıyorum. Burada gerçek bir karşıtlık yok sanki, bir vurgu farkı ve belki bir yanlış anlama var.

Birincisi, kültürel ürünler her zaman rastlantıyla ortaya çıkmaz, en azından bir eylemin tetiklediği ve harekete geçirdiği rastlantılar söz konusudur olsa olsa. Bazen zincirleme bir etki silsilesi yaratır eylem ve elbette bazen hedeflediğinden çok farklı bir sonuç doğurabilir. Ama eylem ya da niyet, gene de gereklidir.

İkincisi, Arendt’in eyleme aşırı bir kahramanlık vurgusu yüklediği de doğru değil bence. Bir önem vurgusu var elbette, çünkü Arendt için sahici eylem yoluyla bir şeyi başlatmak fikri, insan özgürlüğünün ve mutluluğunun temel koşulu. Tıpkı Han için düşünceli yaşamla varoluşumuzu değerli kılmak ve zamanı geri kazanmak fikrinin mutluluk için temel koşul olması gibi. Arada çok büyük bir ayrılık yok, sadece tanımlarda bir ifade ediş farkı var.

Eylemli yaşantıyla, düşünce yaşamını bir karşıtlık olarak kurmaz Arendt, bir bütün olarak görür.

Han, “Arendt ‘animal laborans’ın edilgenliğinin etkin bir yaşamın tam karşıtı olmadığını, aksine tam da onun arka yüzü olduğunu gözden kaçırır” diyor. Bence bu da doğru değil. İnsan türünün kolektif ve artık neredeyse ototmatikleşmiş bir seri üretim içinde sürüklenişini olumlayan herhangi bir şeyi savunmak, Hannah Arendt’in aklından bile geçmezdi. Ama Byung-Chul Han, aslında Arendt’i haksız yere eleştirirken, kendisinin zamanla ilgili görüşünü daha iyi açığa çıkarıyor.

Örneğin, Arendt için, “Modern yaşamın telaş ve huzursuzluğunun derin düşünme yetisinin kaybıyla ne kadar bağlantılı olduğunu gözden kaçırır” demiş. Bundan da çok şüpheliyim. Yeni başlangıçlar yapma ve doğumlu olma teorilerini, Aziz Augustine gibi, tefekkürle çok tanışık bir din adamı ve felsefeciden esinlenerek yaratmış olan Arendt’in böyle bir hataya düştüğünü ben sanmıyorum.

Ancak Byung-Chul Han, yanlışlıkla Arendt’i eleştirirken, gene doğru bir noktaya parmak basıyor: “Vita activa’nın mutlaklaşması, Arendt’in şikayetçi olduğu ‘deneyim kaybına’ da katkıda bulunur. Katıksız eylem deneyimi cılızlaştırır. Hep aynı olanı devam ettirir. Durup ara verme becerisi olmayan kişinin tamamen başka olan herhangi bir şeye erişimi olamaz.”

Gerçekten de, “başka” olanla karşılaşmadır deneyimi zengin kılan, zamanı derinleştiren. Ve belki de onaran.

Burada, Han’ın tezinin özüne geliyoruz. Zaten birkaç paragraf sonra, kendisi gayet güzel özetliyor: “Eylemenin kendisi bile, donarak salt emeğe dönüşmemek için duraklama anları içermelidir. Eylemenin nefes dönümünde bir dinginlik bulunur.”

Duraklama ve dinginlik sözcükleri, Han’ın ana tezinin önemli dayanakları arasında. Arendt’e yönelik eleştirisi ne kadar isabetsizse, bu konudaki saptamaları da o kadar isabetli bence, çünkü insanın etkin ve eylemde olması ile, derin düşünceyi ve tefekkürü hayatına katması arasında önemli bir denge........

© K24