Stoacı Bakış Açısıyla Avukatın İtibar, Eleştiri ve Aşağılanma Karşısındaki Mesafesi
“Başkaları Ne Düşünür?”
Stoacı Bakış Açısıyla Avukatın İtibar, Eleştiri ve Aşağılanma Karşısındaki Mesafesi
“Bir söz ya da eylem doğaya uygun olduğu sürece onu kendine yakıştır;
başkalarının yorumlarını ve eleştirilerini dikkate alma.” Marcus Aurelius, Düşünceler, 5.3
Avukatlık mesleği yalnızca hukuki bilgiyle değil, başkalarının bakışına maruz kalma suretiyle de icra edilir. Avukat; hâkimin, savcının, karşı vekilin, müvekkilin, meslektaşlarının, kamuoyunun ve kimi zaman sosyal medyanın yargıları arasında mesleki kimliğini korumak zorundadır. Bu nedenle “başkaları ne düşünür?” sorusu, avukatlık bakımından basit bir kişisel kaygı değil, doğrudan mesleki vakar, bağımsızlık ve iç denge meselesidir.
Stoacı felsefe, insanın dış yargılar karşısında kendi iç mahkemesini kaybetmemesi gerektiğini söyler. Marcus Aurelius, Epiktetos ve Seneca’nın metinlerinde başkalarının övgüsü, yergisi, küçümsemesi ve aşağılaması geçici, çoğu zaman değersiz ve insanın asli benliğine dışsal şeyler olarak ele alınır. Bu bakış, avukatlık pratiği için son derece öğreticidir. Çünkü avukatın görevi beğenilmek, alkışlanmak, herkese hoş görünmek değil; hukuka, savunmaya ve mesleki doğruluğa sadık kalmaktır.
Bu makalede Stoacı düşüncenin “başkalarının kanaati” konusundaki temel yaklaşımları avukatlık mesleğine uyarlanmakta; itibar arayışı, eleştiri korkusu, aşağılanma, küçümsenme, müvekkil baskısı, hâkim tavrı ve meslek içi görünürlük arzusu üzerinden avukatın nasıl bir iç mesafe kurabileceği tartışılmaktadır.
Avukatlık, başkalarının bakışına açık bir meslektir. Duruşma salonunda söylenen söz, yalnızca hâkime yönelmez; müvekkil de duyar, karşı taraf da duyar, zabıt kâtibi de duyar, bazen stajyer de duyar, bazen koridorda bekleyen diğer meslektaşlar da duyar. Avukatın mesleki varlığı, sürekli bir gözaltında gibidir. Her cümlesi, her itirazı, her susuşu, her öfkesi, her geri çekilişi birileri tarafından değerlendirilir. Bu nedenle avukat, çoğu zaman yalnızca dosyayla değil, görünmez bir izleyici topluluğuyla da mücadele eder.
“Acaba hâkim ne düşündü?” “Karşı vekil beni zayıf mı gördü?” “Müvekkil susmamı korkaklık mı sandı?” “Meslektaşlar bu davadaki tavrımı nasıl yorumlar?” “Bu dilekçe yeterince sert mi?” “Bu kadar sakin kalırsam hakkımı savunmamış mı görünürüm?” Bu sorular avukatın zihninde çoğaldıkça, mesleki merkez dışarıya kayar. Avukat artık kendi mesleki ölçüsüne göre değil, başkalarının muhtemel kanaatlerine göre davranmaya başlar. Stoacıların itirazı tam da burada başlar: İnsan, kendi yöneticisi olması gereken aklı başkalarının zannına teslim ettiğinde özgürlüğünden de bir parça vazgeçer.
Epiktetos’un meşhur uyarısı bu noktada çok serttir: Bedenimizi yoldan geçen herhangi birine teslim etsek bundan rahatsız oluruz; fakat zihnimizi önümüze gelene teslim ederiz. Biri bizi aşağıladığında, küçümsediğinde, hakkımızda konuştuğunda zihnimiz karışır. Bundan utanmamız gerekmez mi?
Avukatlık bakımından bu uyarı sarsıcıdır. Çünkü avukatın zihni, onun en temel mesleki aracıdır. Dilekçeyi yazan, soruyu kuran, itirazı zamanında yapan, susmanın mı konuşmanın mı daha etkili olduğunu belirleyen şey bu zihindir. Eğer avukat bu zihni başkalarının rastgele yorumlarına, koridor dedikodularına, müvekkilin anlık memnuniyetsizliğine, hâkimin yüz ifadesine veya sosyal medyanın hoyrat yargısına teslim ederse, mesleki bağımsızlığını içeriden kaybetmeye başlar.
I. Başkalarının Yargısı: Dış Mahkeme ve İç Mahkeme
Avukatlıkta iki mahkeme vardır. Biri dışarıdaki mahkemedir: dosyanın görüldüğü, hâkimin karar verdiği, tarafların iddia ve savunmalarını sunduğu mahkeme. Diğeri ise avukatın iç mahkemesidir. Bu ikinci mahkeme daha sessizdir. Zabıt tutulmaz. Ara karar verilmez. Fakat çoğu zaman asıl hüküm orada kurulur. Avukat kendisine şunu sorar: “Ben bu dosyada elimden gelen mesleki özeni gösterdim mi? Savunmayı hakkıyla yaptım mı? Müvekkile dürüst davrandım mı? Hukuki gerçeği eğip bükmeden savunma imkânlarını kullandım mı? Öfkeye, gösteriye, hırsa veya korkuya teslim oldum mu?”
Stoacı avukat için dış yargılar tümüyle önemsiz değildir; fakat nihai ölçü değildir. Hâkimin kanaati, müvekkilin memnuniyeti, meslektaşların takdiri, kamuoyunun ilgisi elbette mesleki hayatın içinde yer alır. Ancak bunların hiçbiri avukatın iç mahkemesinin yerine geçemez. Marcus Aurelius’un “başkalarının bizim hakkımızdaki düşünceleri, bizim kendimiz hakkındaki düşüncelerimizden daha ağır basıyor” şeklindeki yakınması, modern avukat için neredeyse günlük bir meslek hastalığını tarif eder.
Bir duruşma çıkışında müvekkilin yüzüne bakarak kendini değerlendiren avukat vardır. Bir dilekçeyi hukuki berraklığına göre değil, karşı tarafı ne kadar inciteceğine göre başarılı sayan avukat vardır. Bir mahkeme heyeti karşısında doğru bildiği usul itirazını, “ters görünür müyüm?” kaygısıyla yutan avukat vardır. Bir dosyada en doğru strateji sakinlik olduğu hâlde, “müvekkil mücadele ettiğimi görsün” diye gereksiz sertliğe başvuran avukat vardır. Bu hâllerin hepsinde başkalarının yargısı, avukatın kendi mesleki yargısının önüne geçmiştir.
Stoacı tavır, avukata şunu söyler: Başkalarının ne düşündüğünü bütünüyle yönetemezsin. Fakat senin neyi hangi gerekçeyle yaptığını, hangi değere sadık kaldığını, hangi sözü niçin söylediğini yönetebilirsin. Avukatın özgürlüğü de burada başlar.
II. İtibar Arzusu ve Mesleki Görünürlük
Avukatlıkta itibar önemlidir. Fakat itibar ile itibar arzusu aynı şey değildir. İtibar, uzun yıllara yayılan mesleki tutarlılığın, güvenilirliğin, emeğin, sözünün arkasında durmanın ve hukuki ciddiyetin sonucudur. İtibar arzusu ise çoğu zaman bunun gölgesidir: görünme, bilinme, takdir edilme, alkışlanma, övülme, başkalarının gözünde büyük görünme isteği. Stoacılar şöhret meselesine kuşkuyla yaklaşır. Marcus Aurelius, insanın ölümden sonra bile hatırlanmak istemesini tuhaf bulur. Çünkü hatırlayanlar da ölecektir; onların hatıraları da silinecektir. “Yakında her şeyi unutacaksın; her şey seni unutacağı gibi” sözü, yalnızca ölüm düşüncesi değildir. Aynı zamanda şöhretin ontolojik zayıflığını gösterir.
Avukatlıkta da böyledir. Bugün çok konuşulan bir dava yarın unutulur. Bugün alkışlanan bir savunma, birkaç yıl sonra dosya raflarında kaybolur. Bugün sosyal medyada görünür olan bir avukat, yarın başka bir gündemin gürültüsü içinde silinir. Bu gerçek, mesleği değersizleştirmez; aksine onu daha sahici bir zemine çeker. Çünkü avukatlık, alkış için yapılınca gösteriye dönüşür. Sadece kazanmak için yapılınca hırsa dönüşür. Sadece görünür olmak için yapılınca mesleki suret, mesleki hakikatin önüne geçer.
Stoacı avukatın mesleki sorusu şudur: “Bu davranışım gerçekten savunmaya hizmet ediyor mu, yoksa benim görünme arzuma mı hizmet ediyor?” Bu soru, sanıldığından daha keskindir. Duruşmada gereksiz konuşmak bazen savunma değildir; kendini gösterme ihtiyacıdır. Uzun dilekçe bazen hukuki derinlik değildir; görülme isteğidir. Her tartışmaya girmek bazen mücadele değildir; iç güvensizliğin mesleki kostüm giymiş hâlidir. Her dosyayı “emsal dava” gibi sunmak bazen strateji değildir; şöhret arzusudur.
Elbette avukat kamu önünde konuşabilir, yazabilir, eleştirebilir, toplumsal meselelerde yer alabilir. Stoacılık avukatı suskun ve renksiz bir memura dönüştürmez. Tam tersine, neyi niçin söylediğini bilen bir meslek insanı olmaya çağırır. Ölçü şudur: Görünürlük, hakikatin hizmetinde mi; yoksa hakikat, görünürlüğün hizmetinde mi?
III. Eleştiri Korkusu ve Savunma Cesareti
Avukat, eleştiriden tamamen muaf olamaz. Hatta eleştiriye en açık mesleklerden biridir. Müvekkil sonucu beğenmediğinde avukatı suçlayabilir. Karşı taraf avukatı hedef alabilir. Hâkim, usul itirazını gereksiz görebilir. Meslektaşlar, stratejiyi yanlış bulabilir. Kamuoyu, dosyayı bilmeden hüküm verebilir. Sosyal medya ise çoğu zaman delil, usul, savunma hakkı, masumiyet karinesi gibi kavramlara sabır göstermez.
Bu ortamda avukatın eleştiriden korkarak meslek yapması mümkün değildir. Marcus Aurelius’un tavrı burada yol göstericidir: Eğer doğru olanı söylüyor veya yapıyorsan, başkalarının yorumları seni bundan........
