Dünyanın merkezi neresi? Ortadoğu, Uzak Doğu ve küresel gücün zihinsel haritaları
Gündelik hayatımızda kullandığımız son derece doğal görünen “Ortadoğu”, “Yakın Doğu” ve “Uzak Doğu” kavramları aslında yalnızca coğrafi tanımlar değil. Bu kavramlar, modern dünya sisteminin nasıl kurulduğunu, küresel gücün hangi merkezden tanımlandığını ve uluslararası siyasetin hangi zihinsel haritalar üzerinden şekillendiğini gösteren güçlü politik ifadeler. Başka bir deyişle mesele yalnızca yön meselesi değil; dünyanın kim tarafından adlandırıldığı meselesi.
“Yakın Doğu”, “Ortadoğu” ve “Uzak Doğu” terminolojisinin kökeni büyük ölçüde 19. yüzyıl Britanya İmparatorluğu’nun jeopolitik tahayyülüne dayanır. Londra merkez kabul edildiğinde Osmanlı coğrafyası “Yakın Doğu” (Near East), İran ve Arap coğrafyası “Ortadoğu” (Middle East), Çin ve Japonya ise “Uzak Doğu” (Far East) olarak tanımlanıyordu. Buradaki “doğu”, dünyanın doğusu değil; Avrupa’nın doğusuydu. Dolayısıyla bu kavramların referans noktası evrensel değil, açık biçimde Avrupa merkezliydi.
Aslında bugün “Ortadoğu” dediğimiz bölge dünyanın ortası değildi; Avrupa ile Britanya İmparatorluğu’nun en değerli kolonisi olan Hindistan arasındaki “orta bölge”ydi. Bu manada, kavramın kendisi bile imparatorluk lojistiğinin ürünü diyebiliriz.
İmparatorlukların ticaret haritası
Bu terminolojinin ortaya çıkışı yalnızca kültürel bir üstünlük hissinin sonucu değildi; aynı zamanda küresel ticaret yolları ve askerî stratejilerin zorunlu bir sonucuydu.
19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu dünya ekonomisinin merkezindeydi. Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren Britanya için Hindistan yalnızca bir sömürge değil; küresel ekonomik sistemin kalbiydi. Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılmasıyla birlikte Akdeniz-Kızıldeniz-Hint Okyanusu hattı dünya ticaretinin en kritik arterlerinden biri hâline geldi.
Bugün bile dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’si Süveyş Kanalı üzerinden gerçekleşiyor. Küresel konteyner taşımacılığının yaklaşık üçte biri bu hattı kullanıyor. Avrupa’nın enerji ithalatının önemli kısmı da hâlen bu güzergâhtan geçiyor. Dolayısıyla Osmanlı coğrafyası ve Arap yarımadası, Britanya açısından yalnızca “doğuda bir bölge” değil; imparatorluğun ekonomik güvenliği için kritik ara koridorlardı.
“Ortadoğu” kavramının yükselişi de tam olarak bu stratejik bakışın sonucuydu. Yani kavram, coğrafyadan çok küresel ticaretin ve imparatorluk güvenliğinin diliydi.
Coğrafya Değil, Güç İlişkisi
Uluslararası ilişkilerde kullanılan kavramlar çoğu zaman yalnızca fiziksel alanları........
