Dil ve Dıl Arasında
Bir dil, bir yüreğe nasıl dönüşür?
Ve ne zaman bir yara olur?
Bir zamanlar, insanlığın sınandığı kadim bir coğrafyada,
karanlık göz göre göre,
dalga dalga ilerlemeye başladı.
Irak’tan, Şengal’den, köylerden ve dağlardan yayılan bu dalga bir hareket değildi;
yönü, ahlakı, sınırı olmayan bir yok edişti.
Ezidi kadınlar kaçırıldı.
Bedenleri savaşın ganimeti sayıldı;
insan olmaktan çıkarılıp bir iktidar aracına dönüştürüldü.
Erkekler katledildi.
Çocuklar savruldu.
İnsanlar yalnızca kimliklerinden dolayı yok sayıldı.
Bu karanlık, önüne çıkan her şeyi silip süpürerek ilerledi
ve en sonunda Kobane’ye dayandı.
O günlerde karanlık, bir mecaz değildi.
Yakılan bedenlerdi.
Yerinden edilen hayatlardı.
Susturulan çığlıklardı.
İnsanlık,
“bir daha asla” dediği her şeyle
yeniden yüzleşiyordu.
Ve tam o anda,
beklenmedik bir şey oldu:
Yürekli bir direniş ortaya çıktı.
Kadınlar durdu.
Kürt kadınları, gençler…
Aleviler, Araplar, Dürziler. Ezidiler, Türkmenler, Çerkezler, Süryaniler, Ermeniler…
Birbirine tutunan insanlar.
Bu direniş yalnızca silahlı bir karşı koyuş değildi;
ahlaki bir itirazdı.
“Bu kadarına razı değiliz” deme cesaretiydi.
Birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair
kırılgan ama onurlu bir denemeydi.
Bu tarihi direniş,
insanlığın onur hanesine yazıldı.
O günlerde dergiler kapak yaptı.
Belgeseller çekildi.
Diziler yazıldı.
Alkışlar yükseldi.
Bugün aynı topraklarda insanlar yeniden yerinden ediliyor.
Kendi emekleriyle kurdukları düzen dağıtılıyor.
Ve dünya…
Görüyor ama konuşmuyor.
Daha sarsıcı olan şu:
Alkışlayanlar var.
Bir zamanlar bu direnişi yüceltenlerin bir kısmı,
bugün bu yok edilişi
ya meşrulaştırıyor
ya da sessizlikle onaylıyor.
Medya bu görünmez düşmanları
ya besler
ya da etkisiz kılar.
Kutuplaştırıcı söylem,
“biz–onlar” ayrımı,
barışın en sessiz ama en etkili düşmanlarıdır.
İşte tam burada durmak gerekiyor.
Çünkü mesele artık yalnızca siyaset değil;
mesele insanlık.
Ve insanlık,
yalnızca yapılanlarla değil,
yapılanları nasıl anlattığımızla da sınanıyor.
İnsanlığın sınandığı anlarda,
kimin nerede durduğunu
en çok kullandığı dil ele veriyor.
Çünkü dil,
yalnızca olanı anlatmaz;
bazen nefreti büyütür,
bazen de barışın ihtimalini taşır.
Bir toplumun iyileşme kapasitesi,
yalnızca kurumlarıyla değil,
diliyle de ölçülür.
Özellikle toplumsal travmaların yaşandığı,
farklı kimliklerin tarihsel olarak bastırıldığı
ya da dışlandığı yerlerde,
kullanılan dil yalnızca bir anlatım aracı değil;
yaşananları yeniden üreten bir güçtür.
Bu yüzden mesele,
yalnızca tek tek yanlış kelimeler değildir.
Yıllar içinde olağanlaştırılmış,
tekrar edildikçe sertleşmiş
bir dil düzeni söz konusudur.
İşte tam da bu nedenle,
kullanılan dili geçmişin yüklerinden arındırmak,
farklı kesimleri eşit, onurlu ve çatışmasız biçimde
anlatmanın yollarını aramak gerekir.
Bu, teknik bir düzeltmeden çok,
toplumsal barışa katkı sunacak
etik bir yeniden inşa çabasıdır.
Kürtçede “dil”, dil diye yazılır;
dıl diye okunur.
Ve dıl,
kalp demektir.
Yürek demektir.
Gönül demektir.
Dil, insanın
hem yarası
hem merhemidir;
doğru kurulduğunda hafızayı onarır,
yanlış söylendiğinde
birilerinin kalbine sessizce dokunur.
Çünkü kullanılan bir dil,
başkasının dılında —kalbinde—
incinmeye, dışlanmaya, yaraya dönüşebiliyorsa,
burada durup düşünmek gerekir.
O noktada mesele artık ifade değildir;
sorumluluktur.
Bu sürece dair kurulan dil,
ister bilerek ister bilmeyerek,
bir halkın yüreğinde acı bırakıyorsa;
orada yalnızca bir yanlış değil,
vicdani bir kırılma vardır.
Toplumsal barış,
yalnızca hukuki düzenlemelerle değil;
kullanılan dille, kurulan cümlelerle,
yaratılan anlatıyla inşa edilir.
Dil dılı yaralıyorsa,
insanlık kendini sorgulamak zorundadır.
Dil miqabilê dil e.
Kalp, kalbe karşıdır.
(Nİ/Mİ)
“Kriz tam da şu gerçekten kaynaklanıyor: Eski dünya ölüyor, yenisi bir türlü doğamıyor. İşte bu fetret devrinde, türlü türlü illetler baş gösteriyor.”[1]
Antonio Gramsci’nin bu ifadelerinin son yıllarda yeniden popüler olması ve hiç beklemediğimiz yerlerde karşımıza çıkması rastlantı değil. Son olarak kapitalizmin divan-ı hümayunu Davos’ta, Belçika’nın sağcı Yeni Flaman İttifakı lideri ve Başbakan Bart De Wever’in ağzından duyduk bu sözleri. ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerine bu cümlelerle yanıt verdi bir sosyalizm düşmanı[2].
Gönül isterdi ki; Wever’in bu cümlelere başvurmak zorunda kalmasının sebebi yükselen sosyalizmin gücü ve hegemonyası olsun.[3] Ancak Wever’i bile Gramsci’nin bu analizine dönmeye iten gerçek, tam da bir interregnum’dan yani fetret devrinden geçiyor olmamız.
Küresel hegemonyadan, bölgesel kalelere dünya nereye gidiyor?
ABD’nin Veneuzela’ya benzeri görülmemiş müdahalesi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, İsrail’in Gazze’deki soykırımı, İran’da rejimin halklara süregiden baskıları ve son olarak HTŞ’nin Rojava’yı işgale ve soykırıma girişmesi bu illetlerden bazıları. Genel görüş, dünyanın ABD’nin küresel hegemonyasındaki halinden kıtasal hegemon güçlere evrildiği yönünde.
Trump’ın yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi ABD'nin odağını Batı Yarımküre’ye kilitliyor. Venezuela operasyonu ve Grönland’a olan ilgi bu yönüyle tesadüf değil. Mesaj net: Arka bahçemde tam hakimiyet, deniz aşırı yerlerde olay ve çıkar bazlı geçici ilişkiler.
ABD’nin güncellenmiş Monroe doktrini ile batı yarımkürede kendisine sarsılmaz bir kale inşa etmesi; küresel dengeler açısından Rusya’nın Avrasya bölgesinde, Çin’in ise Uzakdoğu ve İndo-Pasifik’te bölgesel-kıtasal hegemon güç olabilmesini de kabul etmesinden geçiyor. Bunu kabul etmeyen bir ABD’nin, yaratacağı uluslararası güç dengesizliğini yönetebilmesi mümkün gözükmüyor.
Ortadoğu’nun denklemdeki yeri
Bu bölgesel paylaşım hazırlığının kağıt üzerindeki gibi işlemesini engelleyebilecek denklem bozucu faktör ise Ortadoğu. ABD’nin ve dolayısıyla Batı’nın ileri karakolu İsrail ve NATO üyesi Türkiye; tam da bu fetret devrinde bölgesel güç olmaya yeltenen iki ülke. Bölge, enerji kaynaklarının geçişi ve küresel ticaret açısından kritik önemde. ABD’nin Ortadoğu’dan tamamen olmasa da, bölgesel aktörlerin güç kazanmasına yetecek kadar çekilmesi; ortaya çıkabilecek güç boşluğunda yani fetret devrinde bu iki ülkeyi hızlı hareket etmeye zorluyor. Soru: Ortadoğu ve hinterlandında yeni hegemon güç kim olacak?
Benzer bir soru, körfez ülkeleri açısından da geçerli. Son birkaç aydaki gelişmeler Körfez ülkeleri için değişime hazır olma uyarısı anlamına geliyor[4]. Washington artık kalıcı güvenlik garantisi değil, koşullu angajman sunuyor. ABD, petrol akışını korurken bölgesel dengelerde kısmî özerklik tanıyacağını ilan etti. Bu durum, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni kendi başlarının çaresine bakmaya iterken; İsrail ve Türkiye devreye giriyor. ABD’nin sağladığı korumayı sağlayamasa da; bölgesel ortaklıklar açısından yeni hegemon güç olabilme potansiyeli sağlayabilecek Türkiye ve İsrail, Körfez’de, Ortadoğu’da ve Afrika’da ittifaklar ve anlaşmalar yoluyla bloklaşıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki yakınlaşmaya karşılık; İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri yakınlaşması inşa ediliyor[5]. Ancak Türkiye, bir yandan BAE'yi de küstüremez. BAE, Türkiye'nin en büyük Körfez ticaret ortağı ve 16 milyar dolarlık ticaret hacmi var.
Meselenin Afrika boyutunda İsrail’in Somaliland’i tanıması da bu denklemle ilgili. Somaliland, 1991'den beri fiilen bağımsız ama tanınmıyordu. İsrail, 26 Aralık'ta tanıdı. Hedefi, Yemen'deki Husilere karşı Aden Körfezi'nde stratejik bir "ileri karakol" ve istihbarat üssü kazanmak. Ankara bu hamleyi "kabul edilemez" buluyor çünkü Somali'nin birliğini savunuyor. Ama asıl mesele stratejik. Türkiye'nin Somali'de devasa yatırımları, askeri üssü ve planlanan bir uzay fırlatma üssü var. İsrail'in hamlesi, Türkiye'nin bu bölgedeki ekonomik ve askeri hegemonyasını dengeleme girişimi. Afrika Boynuzu; Türkiye, BAE ve şimdi İsrail arasında bir rekabet sahasına dönüştü. Türkiye'nin Somali ile yaptığı petrol ve savunma anlaşmaları, İsrail-BAE ekseninin Somaliland hamlesiyle dengelenmeye çalışılıyor. Türkiye'nin "Müslüman Kardeşliği" söylemi ile İsrail'in "güvenlik ve teknoloji" vaadi Somali topraklarında çarpışıyor.
İsrail’in Pakistan’a karşı Hindistan desteği de; bu bölgesel hegemonya savaşının önemli ayaklarından biri. Nasıl ki üç büyükler olan ABD, Rusya ve Çin küresel ölçekte paylaşım savaşı yürütüyorsa; bölgemizde de İsrail ve Türkiye benzer bir strateji güdüyor. Ancak bu stratejinin en zayıf karnı, Suriye ve İran gibi........
