menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

AK Parti'nin 25. yılında Türkiye'nin on bir sessiz devrimi

14 0
07.09.2026

1991 sonrasında değişim Türkiye için bir siyasî tercih olmaktan çıkarak sistemik bir zarurete dönüştü. AK Parti'nin tarihsel başarısı, toplumda birikmiş dönüşüm enerjisini devletin devamlılığı içinde yönetebilmesinde görüldü. On bir sessiz devrimin bundan sonraki sınavı ise şahısların kudretinden müesseselerin kalıcı hafızasına geçebilmektir.

Prof. Dr. Süleyman Elik/ İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

Tarih, her zaman meydanlarda kopan gürültüyle ilerlemez. Bazen bir toplumun istikameti, gündelik hayatın içinde fark edilmeden aşılan küçük eşiklerde belirir: Üniversitenin kapısından içeri giren genç bir kadında, Anadolu'nun bir şehrinde yükselen fabrikada, uzak bir kasabayı merkeze bağlayan yolda yahut yıllarca dışarıdan alınan bir teknolojinin artık içeride üretilebilmesinde... AK Parti'nin yirmi beşinci yılına bakmak, bu sebeple yalnız bir siyasî partinin iktidar bilançosunu çıkarmak değildir. Daha geniş anlamıyla bu dönem, Türkiye'de devletin, toplumun, sermayenin ve bilginin birbirleriyle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini anlamaya çağıran uzun bir tarihsel muhasebedir.

Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasıyla dünya yalnız iki kutuplu yapısını kaybetmedi; devletlerin kendilerini tanımladıkları siyasî harita da silinmeye başladı. Soğuk Savaş boyunca Batı ittifakının güneydoğu sınırında belirli bir vazife üstlenen Türkiye, yeni dönemde aynı rolün güvenli fakat dar çerçevesi içinde kalamazdı. Önünde iki ihtimal belirmişti: Ya başkalarının biçtiği bölgesel rollere razı olacak yahut değişen sistemin içinde kendisine yeni bir hareket sahası açacaktı. Dolayısıyla değişim, herhangi bir iktidarın keyfî tercihi olmaktan önce tarihsel şartların dayattığı bir zaruretti.

Rosenau'nun türbülans kavramıyla anlattığı bu ara dönemde dışarıdaki sistemik basınç ile içerideki toplumsal hareketlilik birbirini hızlandırdı. Avrupa Birliği süreci hukukî uyarlanmayı, küreselleşme rekabetçi piyasa düzenini, Irak ve Suriye savaşları güvenlik kapasitesini, yükselen Asya ise üretim ve teknoloji siyasetini öne çıkardı. Türkiye aynı anda Batılı kurumlarla ilişkisini sürdürmek, yakın çevresindeki boşlukları yönetmek ve millî kapasitesini tahkim etmek durumundaydı. Dönüşüm bu yüzden ne tek yönlü bir Batılılaşmaya ne de içe kapanmaya indirgenebilirdi; daha ziyade farklı güç merkezleri arasında yeni bir mevki ve stratejik niş arayışıydı.

Değişim arzusu ve yeni uluslararası sistemin açtığı imkânlar

AK Parti'nin tarihsel payı, bu zarureti tek başına doğurmuş olmasında değil, toplumda birikmiş değişme arzusunu yeni uluslararası sistemin açtığı imkânlarla buluşturabilmesinde aranmalıdır. Gramsci'nin "organik kriz" diye tarif ettiği eşikte eski düzen hükmetme kabiliyetini yitirirken yenisi henüz kendi kurumlarını kuramamıştı. 2001'in iktisadî buhranı, temsil ve meşruiyet krizleriyle aynı kavşakta buluşmuştu. AK Parti, bu geçişi devlet çöküşüne veya geniş bir toplumsal parçalanmaya uğratmadan tedricî bir dönüşüm içinde yönetti. Belki dönemin en önemli başarısı da değişimi icat etmekten çok, değişmenin sarsıcı enerjisini devletin devamlılığı içinde tutabilmesiydi.

Şerif Mardin'in merkez–çevre yaklaşımı, uzun yıllar Türkiye'nin siyasî gerilimini anlamanın en verimli yollarından biriydi. Bununla birlikte çevrenin bir bölümünün merkeze taşınması, eski merkezin parçalanması ve yeni toplumsal çevrelerin ortaya çıkması, bu ikili şemayı daha karmaşık bir iktidar topografyasına dönüştürdü. Anadolu sermayesi, büyükşehirlerde oluşan yeni kültürel mahfiller, dijital ağlar, yerel idareler ve güvenlik-teknoloji kümeleri birbirleriyle kesişen merkezler meydana getirdi. Ne var ki toplumsal merkezin genişlemesi, karar ve kaynakların aynı ölçüde çoğullaştığı anlamına gelmiyordu. Dönemin başlıca gerilimlerinden biri, toplum merkeze yaklaşırken siyasî karar süreçlerinin daha yoğun bir merkezîlik kazanmasında görülebilir.

Meşru siyasî öznenin değişmesi

Birinci sessiz devrim, meşru siyasî öznenin değişmesiydi. Cumhuriyet'in "makbul vatandaş" kalıbının dışında tutulan dindar, muhafazakâr, taşralı ve alt-orta sınıflar, siyasetin nesnesi olmaktan çıkarak kurucu aktörleri arasına girdi. Başörtülü kadın üniversiteye, Anadolu insanı karar mekanizmalarına, çevrenin dili kamusal alana taşındı. Gramsciyen anlamda yeni bir tarihsel blok yükselirken Bourdieu'nün sembolik sermaye dediği kamusal saygınlık da el değiştirdi. Sandık böylece yalnız hükûmetleri değil, kimin sözünün muteber sayılacağını da etkiledi. Bununla beraber temsilin genişlemesi, hukukun müşterek ölçüsüne dönüşmediği takdirde eski........

© Açık Görüş