Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sayın Ahmet Hakan, yazdığı bir yazıda, geçmişteki Atatürk karşıtlığı nedeniyle pişmanlığını dile getirmiş. Yazısının başlığı şöyle: “Sen ne büyükmüşsün hey Atatürk!” Fakat, daha yazısının ilk satırlarında kullandığı şu ifade, Atatürk'ü hâlâ daha anlayamamış olduğunu gösteriyor:
“Senin, yüzünü Batı'ya dönüşüne epey karşı çıkmışlığım vardır. Bugün geldiğimiz şu noktada, 'İyi ki, yüzümüzü Batı'ya döndürmüşsün' diyorum.
Sayın Hakan'ın yazısının tamamında, Atatürk hakkında yaptığı değerlendirmeler gerçekten de, takdire şayan. Fakat, şu 'BATI' meselesi biraz problemli.
Atatürk'ün 'yüzünü Batı'ya dönüşü' üzerinde biraz duralım.
Temel yanılgı, Atatürk'ü bir Batı hayranı gibi görmektir. Ne yazık ki, günümüzün Atatürkçüleri böyle vahim bir yanılgı içindedirler. Atatürk asla, bir Batı hayranı değildi. Sadece, Batı'nın, ilimde ve fende elde ettiği gelişmeleri bizim de yakalayıp, Batı ile eşit bir duruma gelmemizi istiyordu. Yoksa, günümüzdeki gibi, Batı'nın uydusu olmayı değil.
Atatürk yüzünü, sayın Hakan'ın anladığı manada Batı'ya dönmüş olsaydı, İngiltere ile ittifaka karşı çıkarak, Balkan Paktı'nı (1934) ve Sadabat Paktı'nı (1937) kurar mıydı?
Bize, Umumî Kâtibi Hasan Rıza Soyak'ın naklettiği şu sözleri, Atatürk'ün, yaşadığımız coğrafyaya verdiği büyük önemi göstermektedir: “1.İmparatorluğun siyasî bünyesi iflâs etmiş olmakla beraber, vaktiyle hüküm sürdüğü yerlerdeki müşterek ekonomik şartlar ve menfaatler mevcut olmakta devam etmektedir.
2. İmparatorluğun enkazı üzerinde kurulmuş bulunan bağımsız devletlerin kaderleri her bakımdan aynıdır.
3. Buralarda yaşayan, başka ırklara mensup olan milletlerin bile mizaçları, yaşayış tarzları, âdetleri, itiyatları yekdiğerinden hemen hemen farksızdır; dilleri de birbirine karışmıştır.
4. Yüzyıllar boyunca vatandaş olarak yan yana yaşamış olan bu milletler arasında, elbette ki, umumî ve ferdî birçok dostluk bağları vücut bulmuştur ve bazı nahoş olaylara rağmen bu bağlar henüz gevşememiştir.
5. Coğrafî, siyasî, iktisadî sebeplerle beraber mevcudiyetlerini her türlü tecavüzlere karşı koruma ihtiyacı kendilerinin ittifak, hattâ, ittihat (birlik) hâlinde yaşamalarını âmirdir. Bu, umumî dünya sulhu için de lüzumludur ve üzerinde soğukkanlılık, şuur ve samimiyetle çalışılırsa pekâlâ mümkündür de. Binaenaleyh, bu milletler, düşürüldükleri gaflet çukurundan bir an evvel kurtulmaya çalışmalı, aralarında mevcut olup, bazı emperyalist devletler tarafından mütemadiyen körüklenmekte bulunan arazî kavgaları ile diğer anlaşmazlıkları ortadan kaldırmalı, müsavi şartlarda -az zamanda konfederasyonlara doğru gidecek olan- kuvvetli- bir 'Birlikler manzumesi' kurmalı, bu gaye için, diğer komşu milletlerle de anlaşmak çarelerini aramalıydılar. Ancak bu yoldan, hep beraber, güvenlik ve huzur içinde yaşamalarını sağlayabilirlerdi” (Hasan Rıza Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 500).
Ne yazık ki, Atatürk'ten sonra devletimizin başına getirilen İsmet İnönü, Batı'ya karşı teslimiyetçi bir siyaset takip etmiştir. Bu siyaset günümüzde de devam etmektedir.
Gelinen nokta şudur: Atatürk'ün, Batı'yla eşit bir duruma getirmeyi hedeflediği bir Türkiye'den, Batı'ya teslim olmuş bir Türkiye!
Atatürk'ten sonraki serencamımızın özeti budur.
Türkiye, Sadabat Paktı'nı bir kenara iterek, İnönü döneminde NATO'ya başvurdu. Sonra da, 1955 yılında BAĞDAT PAKTI'na üye olduk. Bu politikaları Demokrat Parti de azimle sürdürdü. Fakat, Batı'nın Türkiye için asla iyi şeyler düşünmeyeceğini kavrayan Başbakan Adnan Menderes, Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurmak arayışına girdi. Başbakan Adnan Menderes'in 1957 yılında Dışişleri Bakanı yaptığı Fatin Rüştü Zorlu, Başbakan Menderes'e, Bağdat Paktı'nın büyük bir hata olduğunu, bu gelişme, bölgedeki Batı karşıtı kampı güçlendirirken, Türkiye'nin bölgede daha da yalnızlaştığını belirtecektir (Dr. Furkan Kaya, “ Türk Dış Politikasında Zorlu Dönemi”, s. 65).
Demek ki, Demokrat Parti Hükümeti, Batı gerçeğini ve bölge merkezli biri politika takip etmenin önemini, 1957'den itibaren anlamaya başlamıştır! Nitekim, 27 Mayıs Askerî Darbesi olmasaydı, Menderes temmuz ayında Moskova'ya gidecek ve Kruşçev de, Türkiye'ye iadeyi ziyarette bulunacaktı. Amerika hiç böyle bir şeye izin verir miydi? Nelson Rockefeller'in deyimiyle, 'Oltaya yakalanmış balık' olarak görülen Türkiye'nin, bağımsız bir ülke olmasına müsaade eder miydi?
İstiklâl Harbimizin “Halide Onbaşısı”, Halide Edip Adıvar'ın bizzat yaşadığı bir hadise, Atatürk'ün Batı'ya karşı hangi duygular içinde olduğunun da önemli bir göstergesidir. 1920 baharında, bir devlet adamının, İngiliz gazetelerinde, “Türkler kuvvete boyun eğer” biçiminde, Türkleri aşağı gören bir demeci çıkmıştır. Halide Edip, bu demeci çevirip, Mustafa Kemal'e sunar. Hikâyenin gerisini Halide Edip kitabında şöyle tamamlar: “Mustafa Kemal Paşa, hiçbir zaman bu kadar öfkelenmemişti. Âdeta sesi kısıldı. Bizim de onlar derecesinde olduğumuzu bir gün anlayacaklarını ve bize baş eğeceklerini söyledikten sonra, en son insanına kadar onların uygarlıklarını parçalamak için can vereceğimizi ekledi. Bana öyle geldi ki, bütün onurumuz, Mustafa Kemal Paşa'nın bu deyişinde ve sesinde dile geliyordu” (Doğan Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, Cilt I, s. XIV).
Atatürk'ün, 29 Ekim 1930 gecesi A.P. muhabiri bir ABD'li gazetecinin, “Türkiye'nin hangi bakımlardan Amerikanlaşmasını düşünüyorsunuz” şeklindeki bir sorusuna verdiği şu muhteşem cevabında da, Millî Karaktere verdiği önemi görmekteyiz: “Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir! Biz Türk'üz tam manası ile Türk'üz, işte o kadar. Bize Müslüman olmak yeterlidir. Asya için, Avrupa için bizim kanunlarımız aynıdır. Dostlara sahip bulunmak, hâkimiyetimizi eksiksiz muhafaza etmek, her şeyi Türk cephesinde mütalâa etmek…”
Andrew Mango da, Atatürk'ün Batıcılık siyaseti hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Dış Dünyanın Atatürk'ün politikasını anlaması uzun sürdü. Hâlâ da O'nun şekillendirdiği ülkeyi yerleştirecek bir yer bulmakta zorlanılıyor. Atatürk'ün, ülkesini Avrupa'ya ve Batıya yönlendirdiği söylenir. Gerçekten de, peşinde olduğu uygarlığın merkezi, o zaman da, bugün de Batıdadır. Ama o, coğrafi bir bölgeye değil, bir ilkeye bağlıydı. Nerede olursa olsun çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak ve onun daha fazla gelişmesine katkıda bulunmak fikri, çoğu Türkün esin kaynağı olmayı sürdürmektedir” (“Atatürk”, s. 613).
Atatürk'ün Millî Kültüre verdiği bu önemi, Atatürkçüler bile anlayamamışlardır. Bu bakımdan, Ahmet Hakan'ın da anlayamaması normaldir. Atatürk Batı'yı çok iyi tanıyor; emperyalist yanını iyi biliyor; Batı'nın yörüngesine girdiğimiz takdirde, asla Batılılaşamayacağımıza, reform veya devrim yaparak, toplumu dönüştüremeyeceğimize, gelişmiş bir sanayi toplumu olamayacağımıza inanıyordu. Çünkü, Batı'nın yörüngesine girerek Batılılaşacağını zanneden Osmanlı'nın nasıl yok olup gittiğini görmüştü. Ne yazık ki, Atatürk'ten sonra Osmanlı'nın bu vahim hatası tekrarlanacaktır.

QOSHE - AHMET HAKAN ATATÜRK'Ü ANLAYAMAMIŞ ! - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

AHMET HAKAN ATATÜRK'Ü ANLAYAMAMIŞ !

18 1 1
19.08.2022

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sayın Ahmet Hakan, yazdığı bir yazıda, geçmişteki Atatürk karşıtlığı nedeniyle pişmanlığını dile getirmiş. Yazısının başlığı şöyle: “Sen ne büyükmüşsün hey Atatürk!” Fakat, daha yazısının ilk satırlarında kullandığı şu ifade, Atatürk'ü hâlâ daha anlayamamış olduğunu gösteriyor:
“Senin, yüzünü Batı'ya dönüşüne epey karşı çıkmışlığım vardır. Bugün geldiğimiz şu noktada, 'İyi ki, yüzümüzü Batı'ya döndürmüşsün' diyorum.
Sayın Hakan'ın yazısının tamamında, Atatürk hakkında yaptığı değerlendirmeler gerçekten de, takdire şayan. Fakat, şu 'BATI' meselesi biraz problemli.
Atatürk'ün 'yüzünü Batı'ya dönüşü' üzerinde biraz duralım.
Temel yanılgı, Atatürk'ü bir Batı hayranı gibi görmektir. Ne yazık ki, günümüzün Atatürkçüleri böyle vahim bir yanılgı içindedirler. Atatürk asla, bir Batı hayranı değildi. Sadece, Batı'nın, ilimde ve fende elde ettiği gelişmeleri bizim de yakalayıp, Batı ile eşit bir duruma gelmemizi istiyordu. Yoksa, günümüzdeki gibi, Batı'nın uydusu olmayı değil.
Atatürk yüzünü, sayın Hakan'ın anladığı manada Batı'ya dönmüş olsaydı, İngiltere ile ittifaka karşı çıkarak, Balkan Paktı'nı (1934) ve Sadabat Paktı'nı (1937) kurar mıydı?
Bize, Umumî Kâtibi Hasan Rıza Soyak'ın naklettiği şu sözleri, Atatürk'ün, yaşadığımız coğrafyaya verdiği büyük önemi göstermektedir: “1.İmparatorluğun siyasî bünyesi iflâs etmiş olmakla beraber, vaktiyle hüküm sürdüğü yerlerdeki müşterek ekonomik şartlar ve menfaatler mevcut olmakta devam etmektedir.
2. İmparatorluğun enkazı üzerinde kurulmuş bulunan bağımsız devletlerin kaderleri her bakımdan aynıdır.
3. Buralarda yaşayan, başka ırklara mensup olan milletlerin bile mizaçları, yaşayış tarzları, âdetleri, itiyatları yekdiğerinden hemen hemen farksızdır; dilleri de birbirine karışmıştır.
4. Yüzyıllar boyunca vatandaş olarak yan yana yaşamış olan bu milletler arasında, elbette ki, umumî ve ferdî birçok dostluk bağları vücut bulmuştur ve bazı nahoş olaylara rağmen bu bağlar henüz gevşememiştir.
5. Coğrafî, siyasî, iktisadî sebeplerle beraber mevcudiyetlerini her türlü tecavüzlere karşı koruma ihtiyacı kendilerinin ittifak, hattâ, ittihat (birlik) hâlinde yaşamalarını âmirdir. Bu, umumî dünya sulhu için de lüzumludur ve üzerinde soğukkanlılık, şuur ve samimiyetle çalışılırsa........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play