ALEM
Seyfi Abi bir mektup yazmış Giresun'dan. Okuyan, İsveç'teki arkadaşı İhsan Abi.“Kardeşim merak etme buraları. Sabahları Gazi Caddesi'nden aşağı inenler, akşamları yukarı çıkıyorlar. Dedim ya, merak etme''. Gurbete düşmüş Giresunluyu teselli edecek sözlerin kralıdır bu. Hakkını teslim edelim şimdi. *** Fransa'daki abimin de haberi olmuş bu ''büyük'' laftan bir biçimde. İhsan Abi aktarmış olmalı. Abim de epeybi idare etmiş ruhsal vaziyetini bununla.Ne düşünebilir ki insan, geride kalan şehri üçün;''Herşey aynen bıraktığım gibiymiş baksana, özleyip de üzülmiyim bari''. ***Tavşanın suyunun suyuyum bu konuda.Seyfi Abi'nin İhsan Abi'ye yazdığı mektuba duygulanan İhsan Abi'yi düşünerek duygulanan kendi abimi anımsadıkça duygulanan kişiyim sonuç olarak. İstanbul'daki evimin duvarındaydı herdaim o sözcükler;''Dedim ya merak etme, sabah aşağı inenler akşam yukarı çıkıyorlar"... *** 45 yıl olmuş bunlar yaşanalı. Dün gibi? Bugünse, sözkonusu caddenin göbeğinde, caddeye nazır bir mekanda, yetimliğimi ıslatıyorum bira ile bibaşıma.Değişen bişey yok.Sabah aşağı inenler, akşam yukarı çıkıyo...Seyrederken ben alemi. ***Can dostlarım ve yol arkadaşlarım dışında kalan insanları defterimden sileli çok oldu. Belki biraz da bu nedenledir, içimdeki hayvan sevgisi.Nankör hayvan yok!Egolu hayvan yok!İki yüzlü hayvan yok!Şerefsiz hayvan yok! Hiç görmedim. ***Çok uzun süreler kedimiz Bıcır ve köpeğimiz Pıtır'la paylaştığımız yaşam sürdük evimizde. Sonra, bir diğer cins kedi Üzüm katıldı ailemize.Her gün biraz daha bağlanıyorduk birbirimize, bu kesin. Nasıl diyim, çizgi film gibilerdi aynı. Beş kızım olmuştu birdenbire; Çiğse, Yağmur, Bıcır, Pıtır, Üzüm... Oturup izler, sıkılmazdım. Aynen o muhteşem mektupta aşağı-yukarı yürüyenler gibi; kedimiz mutfağa girerken, köpeğimiz salondan çıkıyordu falan... *** Bıcır, ağırbaşlı bir Siyam hanımefendisi... Pıtır, yaramaz bi velet Terrier... Üzüm, kapkara bir Scotthish... Evin içinde patinaj çekerek birbirlerini kovalamalarını sayfalarca yazabilirim misal. Gözümden gitmez hiç. Dersin; Tom ve Jerry. Ama, en görkemli halleri, salondaki büyük koltukta yan yana oturmaları idi? Allah bilirdi anca, ne konuştuklarını. *** Bir akşam üstü 8 "kişi" olduk evimizde. Üzüm doğurdu. Ailemizin, benden sonraki erkeği. Adı Greyfurt. Bir tuhaf oldum. Duygu doldum. Duraksadım. Evdeki herkese ''kızım'' diye hitap etmeye alışmıştım yıllardır, garibime gidiyordu; ''Grey, naber oğlum'' diye seslenmek. *** En kıymetlim... Canım annem... Bize hiç gelemezdi bu hayvancıklar yüzünden. O melek kalpli kadın, sevmiyor olamazdı kedileri, köpekleri. Evde olmalarından huylanıyordu deyip geçeyim en iyisi. Anacağızım dönülmez diyara gideli beri, hep aklımda şu; nereden denk geldiyse, gençten bir biliminsanının ölümü anlattığı sohbeti izlemeye koyuldumdu internet ortamında. Ve bunu anneme de anlattımdı. İki tür ölüm varmış. Kalp ve beyin... Beyin ölümü, direkt ölümmüş. Simsiyah! Kalp ölümündeyse beyin, 5 gün falan daha yaşarmış. Şöyle tanımlıyordu genç bilimci; - Yani mezara kondun, beyin halâ çalışıyo, öldüğünü biliyo, yaşamını sorguluyo, keşke şunu yapmasaydım, şunu iyi ki yaptım falan... Yaşamın bir film şeridi gibi geçmesi o işte... Kabir azabı denen de o... *** Durun, bitmedi. Anlatıyo çocuk; - Vefat anı, en büyük orgazmı bedenin. Beyne tüm salgılar geliyo. Böyle keyif, neşe, mutluluk, bulutların üstünde uçar gibi. Giderek azalıyo beynin işlevleri de. En sonunda film bitiyo... *** Annem dinledi, dinledi, dudak büküp kızdıydı bana; "Nerden biliyon oğlum bunları, sanki öldün mü hiç!! Nerden bilecem, serotoninden tabi. *** İzninizle bitireyim? Farkettim ki annemden sonra, ben aslında ''ula oğlum'' hitabını özlemişim. Şimdi evdeki son can dostumuz, (Greyfurt'tan ötürü torunum saydığım) Heri ile gideriyorum "ula" hasretimi. Ama. En güzeli uzun yeleli beyaz bir at almam galiba. Her sabah; -''Ula oolum hadi'' diyip caddeden aşağı dört nala iner. Akşamları yukarı çıkardım.
