menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

NEFSİN ESARETİNDEN RUHUN HÜRRİYETİNE: HAKİKAT AYNASINDA KİMLİK – 1

193 0
02.10.2026

Özel Sayılar İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI Mayıs 2019 Özel Sayısı

İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI

Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı

DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI

Mayıs 2019 Özel Sayısı

NEFSİN ESARETİNDEN RUHUN HÜRRİYETİNE: HAKİKAT AYNASINDA KİMLİK – 1

Neden İnsan Neden Kimlik?

Birçok şeyin mucidi ve düşünürü olan insan hayatı boyunca nereden geldiğini, nereye gittiğini, neye değer verdiğini merak eder. Bu soruları döndürür, dolaştırır, kendine sorar. İlla ki çoğumuz da hayatla ilgili bu soruları kendimize sormuşuzdur. Kafamıza takılan bu mühim sorular ve bunlara verdiğimiz cevaplara göre hayata dair bir bakış açısı oluştururuz.

Bizi kendimizi tanımaya iten bu süreçte birtakım cevaplar verir ve fikirler üretiriz. Burada birtakım malzemelerden yararlanırız. Bunlar: ilim, toplum vb. malzemelerdir ve bu yolun sonunda insan kimlik kazanabilir yahut kazanamaz. Kendini bir yerde konumlandırabilir yahut konumlandıramaz. Ancak şurası su götürmez bir gerçektir ki kimliğin kazanılması bir insan için oldukça mühimdir çünkü kimlik insanı köksüzlükten koruyan, ileriye yönelik bir gaye veren, millet sevgisini aşılayan, kişiye de bu yolda şahsiyet veren bir olgudur. Kendine sorduğu sorulara doğru cevaplar veremediği için kimlik kazanamayan insan rüzgârın yönüne göre savrulur.

İnsanın kendi başına çıktığı bu yoldan toplumsallaştığı yere kadar kimlik ilmek ilmek örülmektedir. Toplumsallaşan insan, milletin derdiyle dertlenen insandır.

Ancak ve ancak insanın yaratılışına, özüne uygun olan bir felsefe, eğitim metodu, fikir sistemi verebilirsek o zaman çağın ihtiyaçlarına cevap verecek, milletin derdiyle dertlenecek insan yetiştirmemiz mümkün olacaktır. Günümüzde moda olan kimliksizleştirme çabalarına karşı duruşumuzu da ancak kimliğimizi bilerek, anlayarak gösterebiliriz.

İnsanı Kimlik Oluşturmaya Götüren Süreç

İnsan, en değerli ham maddedir.

İnsan zekâsıyla soyutlar, aklıyla tasnif eder, şuuruyla idrak ve hareket eder. Oysa yeryüzündeki diğer canlılar dürtüleriyle varlığını sürdürür. Buradan da yola çıkarak şu cümleyi rahatlıkla kurabiliyoruz: Her şey insan içindir, dinler insanlık için indirilmiştir ve yeryüzü de insan için yaratılmıştır. İnsan kendine atfedilen bu değerin farkına vararak yeryüzünde güzel izler, birikimler bırakmalıdır; dünyayı inşa, imar ve ihya etmelidir. İnsanın bu çabası uzun vadede değerler sistemini, kültürü ve tarihi oluşturur.

İnsanoğlu, her ne kadar yaratılışında günahsız olsa da ona verilen irade onu hayatta bir takım seçimler yapmaya zorlar. Ve tüm seçimlerimizin yanlışsız, kusursuz, hatasız olması gibi bir durum söz konusu değildir. Yani insan irade sahibi olmayan, sadece kendisine verilen görev üzere hareket edebilen, saf akla sahip bir varlık olan melekler gibi değildir.

Hayvanlar ise dürtüleriyle ve duygularıyla hareket eder. Korkar, yemek yer ve böylece açlık ve ölüm gibi elem verici olaylardan kaçınır. Hazzının peşine düşer. İşte bu iki varlığın arasında yer alan insan, yaptığı davranışlarla yahut nefsini kontrol edebildiği sürece hayatta bir yer edinir.

Nefs; kişinin isteği, arzusu ve ona cazip gelen şeylerdir. Bu istekler olumlu da olumsuz da olabilir. Milletle hemhâl oldukça kontrol altına alınması, ferdiyetçi isteklerin azalması mümkündür.

İhtiyaç sahibi insan, yaratılışının ilk dönemlerinde temel fizyolojik ihtiyaçlarını (hayatta kalma – beslenme – barınma – soğuktan ve sıcaktan korunma) karşılamak için yaşamıştır. Bunları karşılayıp bir düzene oturtmaya başladıktan sonra güvende olma ihtiyacını karşılamak istemiştir. Kendisine benzeyen insanlarla aile kurmuş, onların sorumluluğunu üstlenmiştir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde belirttiği gibi fizyolojik ihtiyaçlardan sonra güvenlik ihtiyacı gelir, kendisini güvene alan insan bir yere ait olmak ve sevgi beslemek ister. Bu ihtiyaç insanı aile kurmaya yöneltir. İnsan tabiatta karşılaştığı zorluklara, kendisine yakın hissettiği insanlarla birlikte karşı koymak ister. Onların sevgisiyle güçlenir.

Türk milleti tarih boyunca aileye önem vermiştir. Aile toplumun temelidir. Türklerde aile mefhumuna verilen önem mitolojik anlatılarımızda bile geçer.

Aile kurumunu inşa eden insanlar, daha sonra kendini diğer varlıklardan daha belirgin şekilde ayırmaya başlamıştır.

Ayı, köpek, kuş gibi isimler vererek onlara hayvanlar demiştir. Çünkü onlarda kendisinden farklı bir yön görmüştür. Onların oldukça saldırgan olduğunu, belirli akli süreçlerden uzak olduğunu fark etmiştir. Sonrasında ise yatmak için, yemek için, ısınmak için, yakmak için de tabiatla daha fazla bir araya gelen insan, hayvanların yanına bitkiler sınıfını eklemiştir. Daha sonra da hayvanların bitkilere, bitkilerin suya, güneşe, kendisinin de hepsine ihtiyacı olduğunu anlamıştır.

Bu şekilde biz ve diğerleri ayrımını yapan insan, yani artık bulunduğu yeri tanıyabilen ve daha önemlisi yaşayabilen insan, dünyada bir amaç aramaya başlamıştır. Çünkü bu maddi süreçlerden geçen insan maddi ihtiyacını karşıladıktan sonra manevi ihtiyaçlarını gidermede aileyi yeterli bulmamıştır. Kendini ve onları tehlikeden uzaklaştırmak görevi tek başına yetersizdir. İşte burada kişioğlunun fıtratından gelen bir ihtiyaç olan hakikati bilme çabası devreye girmiş olur çünkü hayatta yer edinmeye çalışan insanımız yaşadığı hayatı öngörülebilir, anlamlı kılarak yaşamak arzusundadır. Uzun lafın kısası belirli bir görev ifa etmeye dayanmayan bir yaşam insan fıtratına aykırıdır. Her insan bir vazife ve misyon üzere gönderilmiştir.

“İnsan fıtratı, bir şeylere inanmaya her zaman meyillidir.” sözü de bu yazının özetidir ve değiştirilemez bir hakikattir. Çünkü insan hayatı anlamlı kılarak yaşayabildiği zaman huzur ve mutluluk hissine kavuşur ve yaşadığının farkına varır. İnsanoğlu esir olduğu halde hür, sınırlı olduğu halde sonsuz, eksik olduğu halde de mükemmel olma ihtiyacı duyar. İyiyi,........

© Yeni Ufuk Dergisi