menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Görmez, fıkıh, adalet duygusu ve modern çağ

30 0
05.09.2026

- Fıkıhta muhafazakârlarla modernistler arasındaki ve başka bazı uç grupların kendi aralarındaki gerilimler bu vesileyle yeniden tetiklendi. Kanaatimizce bu tartışma hayırlı da oldu.

Diyanet İşleri Başkanlarından muhterem Prof. Dr. Mehmet Görmez Hocanın izah ettiği bir şeriat-fıkıh yaklaşımı ilginç ve önemli bir müzakere zemini açtı. 

Fıkıhta muhafazakârlarla modernistler arasındaki ve başka bazı uç grupların kendi aralarındaki gerilimler bu vesileyle yeniden tetiklendi. 

Bilhassa bu çağdaki adalet duygusunun geleneksel fıkıh kurallarıyla ve usulüyle nasıl tatmin edilebileceği konusunda yeniden bir tartışma başladı. 

Kanaatimizce bu tartışma hayırlı da oldu. Zira işin birinci elden sahipleri öne çıktı ve çıkarıldı. İnşallah daha da çıkacaktır.

İşin ciddiyetini kavrayarak değerlendirme yapan, Prof. Dr. Yavuz Köktaş’tan Mustafa Akyol’a kadar çok sayıda akademisyen ve entelektüelin ne dediğini, elbette Mehmet Hoca da çok iyi anlamış ve değerlendirmiş olmalıdır. (Sosyal medyadaki ilk dalgaya verdiği munis cevap o açıdan kâfi idi. Lüzumsuz tezvirat veya önyargılı değerlendirme yapanlar ise, akademisyen de olsalar, zaten bahsimizden hariçtir.).

Biz işin ehli değiliz. Ama bu müzakereye, Bediüzzaman Said Nursî’nin, dinin samimî muhafaza edicileri için bir dayanak ve uçlardakiler için bir buluşma noktası da içeren bir tasnifini iştirak ettirmek gerektiğini bilecek kadar yakındayız.

O Bediüzzaman ki, Osmanlı Devletinin; fıkıh, fetva ve ahlak kitabı telifi ve İslâm müdafaası müessesesi olarak 1918’de kurduğu on üyeli Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’nin başından sonuna kadar üyeliğini yapmış olan bir büyük âlimdir. Yani Osmanlı’nın son payitahtı İstanbul’unda o tarihte bulunan on âlim ve fazıl zattan biri ve belki birincisidir.  

İşte o Bediüzzaman’ın 1911’de neşrettiği Münazarat’ın son kısımlarında, “bir Arnavut tarafından vuku’ bulan sualdir” notuyla paylaştığı bir soru-cevapta, “müessis ve muaddil ahkam” (kurucu ve dönüştürücü kurallar) ayrımı var. 

Aşağıda önce metni ve sonra bizim anlayabildiğimiz bir manasını vereceğiz. 

“Sual: Taaddüd-ü zevcat ve esir ve köle gibi bazı mesaili, bazı ecnebiler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında şeriata bazı evham ve şübehatı îrad ediyorlar.

“Cevap: Şimdilik mücmelen bir kaide söyleyeceğim. Tafsilini müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim.

“İşte, İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:

“Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahzdır.

“İkincisi: Şeriat, muaddildir. Yani gayet vahşî ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehvenü’ş-şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikîye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki birden tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir emri birden ref’ etmek, bir tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh şeriat vâzı-ı esaret değildir, belki en vahşî suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, ta’dil etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata, akla, hikmete muvafık olmakla beraber şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde öyle şerait koymuştur ki; ona müraat etmekle hiçbir mazarrata........

© Yeni Asya