CHP’de Kurucu Mirasın Talanı: Belediye başkanları neden ayrılıyor?
Ana muhalefet siyaseti, yalnızca iktidarı eleştirme sanatı değildir; aynı zamanda temsil ettiği değerleri koruyabilme sorumluluğudur. Türkiye’de ana muhalefet uzun zamandır fikirlerin, ilkelerin ve toplumsal vizyonların yarışından çok; sayılar, algılar ve seçim matematiği üzerinden yürüyen mekânik bir güç mücadelesine dönüştü. Oysa bir siyasi partinin gerçek gücü, kazandığı belediye sayısıyla ya da ulaştığı oy oranıyla değil; toplum nezdinde inşa ettiği ahlâki meşruiyetle ölçülür.
Çünkü seçmen yalnızca hizmete değil, temsil duygusuna da oy verir. Güven veren bir dile, tutarlı bir siyasi karaktere ve kriz anlarında bile korunan bir etik çizgiye bakar.
Bugün CHP’de yaşanan istifalar, yalnızca birkaç belediye başkanı ve meclis üyelerinin pragmatik bir saf değiştirme hamlesi olarak geçiştirilemez. Bu tablo; yüzeyin altında büyüyen bir kimlik krizinin, tarihsel aidiyet aşınmasının ve en önemlisi de siyasal ahlak tartışmasının dışa vurumudur...
Bir siyasetçinin CHP listelerinden seçilip kısa süre sonra başka bir siyasi hatta geçmesi etik açıdan ağır bir tartışma üretir. Çünkü seçmen sandıkta yalnızca kişiye değil, temsil ettiği siyasal iddiaya ve değerler bütününe oy verir. Bu nedenle seçmen iradesinin sonradan farklı siyasi hesaplarla yeniden konumlandırılması meşru bir eleştiri alanıdır...
Ancak meseleyi yalnızca ihanet başlığına sıkıştırmak da büyük resmi görmemektir...
Bu partinin 25-30 yıllık kemik kadroları neden sessizce uzaklaşıyor?
1938 sonrası: Millî refleksten bürokratik merkeze
Uzun zamandır dile getirdiğim bir tez var; CHP’nin gerçek ideolojik kuruluşu 1938 sonrasında tamamlandı...
1923’ün CHP’si, bir devlet kurma iradesinin siyasal çatısıydı. İçinde milliyetçiden muhafazakâra, devletçiden modernleşmeciye kadar farklı damarlar taşıyan geniş bir millî mutabakat zemini vardı...
Nitekim 23 Nisan 1920’de açılan ilk Meclis’in ruhuna baktığınızda bunu açıkça görürsünüz. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yayımladığı genelgede; Cuma namazı kılınması, hatimler okunması, dualarla Meclis’e gidilmesi ve Sancak-ı Şerif taşınması özellikle isteniyordu. Çünkü kurucu irade, milletin manevi damarından kopuk bir mücadelenin başarıya ulaşamayacağını biliyordu.
Ancak özellikle 1938 sonrası süreçte parti, halkla organik bağ kuran millî reflekslerinden giderek uzaklaştı. 1944 Türkçülük Davaları yalnızca hukuki bir süreç........
