menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’nin son elli yılına dair iki roman: ‘Boşluklar’ ve ‘Bu Dünyada Yaşamak’

28 0
sunday

2026 yılının ilk çeyreğinin kasvetli günlerinde edebiyat ortamının yeni misafiri iki romanı okudum. Edebiyatımızın 2000 sonrası iki romancısının romanlarını onca kalabalığın içinden seçip okurken onları yan yana getirmek düşüncesiyle okumamıştım. Her iki romanın, benim de bizzat içinde yaşayarak tanığı olduğum Türkiye’yi bana anlattıklarını görünce bir kez daha ‘edebiyat hayattır’ dedim. Boşluklar (Ekim 2025) yazarı Caner Almaz (d. 1986) ile BuDünyada Yaşamak (Ocak 2026) yazarı Hikmet Hükümenoğlu (d. 1971), yaşamak ile yazmanın ayırımını gösteriyor desem yeridir. Ne çok kişi yaşıyor hayatı oysa çok azı yazıyor.

Boşluklar ile Bu Dünyada Yaşamak, her ikisi de -bağımsız olarak okunabilecekken- öncekilerinin devamı olan romanlardır. Boşluklar, üçlemenin tamamlayıcısı roman olarak öncesindeki Yaşamaklar (2021) ile Duvarlar (2024) için bir sonuç romanıdır. Bu Dünyada Yaşamak  ‘bağımsız bir roman’ olsa bile Sonra Gözler Görür (2024)’ün devamıdır. Ben burada, andığım iki romanı da öncekilerinden bağımsız okuduğumu söylemeliyim.

Okuru, Türkiye’nin yetmişli yıllarının ortalarından sonraki dalgalı elli yılına tanık edişleriyle Boşluklar ile Bu Dünyada Yaşamak, ortak sözleri olan romanlardır. Türk romanında ‘12 Eylül’ ve ‘Gezi Direnişi’ konularıyla ilgilenecekler, listelerine bu iki romanı eklemelidirler. 1961 Anayasası’nın bol kesimli özgürlük elbisesini daraltan 12 Mart Muhtırası’nın sonrasında artan sokak eylemleri, Muhtıra ile yolları tıkanmışların üzerinden ‘silindir’ gibi geçen 12 Eylül ve ayrıca yeni bir yüzyılın belleklerde iz bırakan protestosu Gezi Direnişi… Son elli yılın benim de tanıklığımdaki olayları saydıklarımla sınırlı değil elbette ancak iki romanın da olay akışı bu çizgiyi takip ediyor. Anılan dönemin olanları/yaşananları ‘bir’ iken hissedilenler sayıca fazla ve birbirinden çok farklıdır, romanlar ise bu farklılığın yansıma alanlarıdır. Önceki yazılanlarla onlara eklediğim iki romanda anlatılanlar, kronolojik zamanda toplumca yaşananların, romancıların ‘geçmiş’ ve ‘eş zamanlı’ kurgusal anlatılarıyla okura sundukları bireysel yaşanmışlıklardır. Bu bakımdan romanlar, olaylardan fazlasıdır.

Yetmişli yılların aktif ‘solcu’ üniversitelileri Halil, Aysel ve Oğuz, Boşluklar romanının sonlarında, pişmanlık ve yenilgileriyle sanki yeniden buluşmuş gibidirler. Aysel, yoldaşı Oğuz’a âşıktır ve ondan hamile kalmıştır. Oğuz, annesiyle kız kardeşine bakabilmek için itirafçı olmuş ve onun ihbarıyla hem çalıştıkları hem de düşünsel aydınlanma yaşadıkları kitapçı dükkânı yakılmış, arkadaşları İlhan öldürülmüştür. Halil, karnındaki çocuğun kimden olduğunu sormadan Aysel’i sahiplenerek İstanbul’dan kaçıp Anadolu’da sakin bir yaşam sürerken Aysel’in kızı Neşe’yi kendi kızıymış gibi sahiplenmiştir. Halil’in bu kaçışta, İstanbul’da bir başına bıraktığı iki kişiden biri eski sevgilisi Birgül, diğeri de oğlu Kenan’dır. Romanda daha yeni kuşağın üç karakteri; kendisi olamamış Kenan, akademisyen eylemci Neşe ve yaşamanın adı sayılacak Füsun vardır. Kenan ile Neşe, kendi anne babaları olan “önceki kuşağın çektiklerinin” kendilerine “miras” bırakılmış enkazından kurtulamamışken anne babasız büyümüş ancak küçük şeylerden mutlu olabilen Füsun, Kenan’ın aradığı yarısı olarak onlardan farklı bir karakterdir. Gençlere yönelik politik dayatmaların, baskıların yoğunlaştığı, ‘1 Mayıs’ ve ‘Gezi Direnişi’ eylemleriyle sokak gösterilerinin öne çıktığı oldukça gergin günlerde evlerindeki mutlu beraberlikle yetinmeyen Kenan ile Füsun, eylemlere katılarak aidiyet duygularını pekiştirmeye çalışır. Annesini Anadolu kasabasında bırakmış Neşe, onun bütün uyarılarına karşın akademik çalışmalarını sürdürürken protesto eylemlerinde Kenan ve Füsun ile beraber olmayı seçer. Gezi Direnişi gösterilerini engellemekle görevli Başkomiser Oğuz, ayrıldığı eşinden oğlu İlhan’ı ısrarla katılmak istediği protesto eylemlerinden uzak tutabilmek için yurt dışına gönderir. Taşrada yalnız yaşayan Halil, geçmiş günlerini yâd edip oğluyla görüşebilmek için İstanbul’a gelerek birkaç günlük misafirliğin ardından geri döndüğü taşra evinde yalnız başına ölmüştür.

Arka kapak yazısında, “kişisel olanla politik olanın kesiştiği, temposu hiç düşmeyen, sarsıcı bir Yenikent polisiyesi” olarak tanıtılan Bu Dünyada Yaşamak romanı için söylenecek söz söylenmiş gibidir. Burada, romanın baskın özellikleri ‘polisiye’ ve ‘tempo’ yönlerini ötelerken romanın, ‘bir dönemle yüzleşme’ hikâyesini öncelemeyi seçiyorum.

Bu Dünyada Yaşamak romanının mekânı Yenikent, İstanbul-İzmir uçaklarının rotası değiştiğinden şimdilerde uçakların geçtiği ‘yeni’ bir şehirdir. Eşinden ayrılan Ezgi Sezgin, oğlu Batu’yu da yanına alarak geldiği kendi şehri Yenikent’te, adı bilinen ‘Yeni Haber’ gazetesinde çalışmaya başlamış gazeteci olarak romanın ‘kişisel’ olanıdır. İstanbul’da “iktidar partisinin baskısına boyun eğmiş” patronun kapıya koyduğu Ezgi’nin Yenikent’e dönüşü hayli konuşulmuşken uluslararası bir film festivaline ev sahipliği yapacak Yenikent, heyecanlı günler yaşamaktadır. Festivalin açılış kokteylinde Yenikent Üniversitesinin rektörlük binasının terasında bir araya gelen ve aralarında Ezgi ile asistanı Sumru’nun da olduğu davetlileri kötü bir sürpriz beklemektedir. Festivalin onur konuğu Fidan Kardan’ın, 12 Eylül konulu “otobiyografik” yapımı ‘Kaybolanlar’ filmi teras katındaki üç yüz kişilik salonda seyredilirken yapımcı Fidan Kardan’ın çocukluk yılları, Yenikent’in 1975’te il olma şenlikleri, doksanlı yılların eğlenceli günlük yaşamı görülüp de sıra Fidan Kardan’ın üniversitenin rektörü Profesör Fevzi Şaban Deringöl ile ‘12 Eylül Darbesi’ öncesinde “üniversitedeki gerilimden” söz eden röportaja geldiğinde salonda ses kesilir, perde kararır ve ardından yangın çıkar, davetliler de apar topar........

© T24