Doç. Dr. Arzu Yılmaz: Afganistan’dan Suriye’ye Sünni aksı oluşuyor, düne kadar Kürtler’in avantajı olan seküler çizgi dezavantaja dönüştü
Diğer
02 Şubat 2026
Doç. Dr. Arzu Yılmaz
Türkiye’de devletin ‘Terörsüz Türkiye’ ismini verdiği bir projeyi yürütmekte olduğundan yaklaşık 15 ay önce haberimiz olduğundan beri, Suriye bu denklemin hep en önemli parçası olarak karşımıza çıktı. Zaten muhteviyatında hakiki bir barış ya da hakiki bir demokratikleşme olmayan bu sürecin bölgede yaşanacaklara paralel bir mayın temizliği motivasyonu taşıdığını da hızla anladık. Esad rejimi 8 Aralık 2024’te düştü, HTŞ Şam’a yerleşti, Suriye bu kez de 10 ay boyunca HTŞ ile Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) önce siyasi çekişmesine ardından da askeri kapışmasına sahne oldu. 2026 başı itibarıyla İran’a saldırma niyetini alenileştiren Trump yönetimi Ortadoğu’daki önceliklerini güncelledi ve artık bu aşamada HTŞ’nin çıkarları ve hedefleri açısından HTŞ’nin SDG’den daha kullanışlı olduğuna kanaat getirdi. Gelinen noktada aslında artık SDG yok, sadece YPG var. Bu yeni konjonktürde YPG’nin silahlı mücadelesini değil siyasi kanadı PYD’nin Şam’daki varlık mücadelesini daha çok konuşacağız pek muhtemeldir ki.
Son haftalarda Suriye’de değişen kontrol haritasının Kürtler açısından ne anlama geldiğini, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ‘onursal başkanı’ diyebileceğimiz konumundaki Mesud Barzani’nin neden bu kadar kuvvetli biçimde denkleme girdiğini alanı en iyi tanıyan akademisyenlerden Doç. Dr. Arzu Yılmaz yorumlasın istedim. Bu konuşmayı, Kürdistan Hewler (Erbil) Üniversitesi’ndeki üç senedir devam eden öğretim üyeliğinin son gününde yapmış olmamız tamamen tesadüf oldu. Ankara Siyasal çıkışlı Arzu Yılmaz’ın Irak ve Suriye coğrafyasındaki önde gelen karar alıcılarla birebir temas eden, sık seyahat ederek sahayı bizzat gözlemleyen bir siyaset bilimci olduğu notunu düşmem elzem. Türkiye’mizde bu tür akademisyenlerden çok olmadığını akşam ekranlara bakıyorsanız, siz de görüyorsunuz.
Arzu Yılmaz’a göre, Mesud Barzani de Öcalan da Ortadoğu’da zamanın ruhunun merkezi yönetimlerde güçlü olmayı dayattığının farkına vardı. Barzani’nin son hamlelerinin de nihai bir birleşik Kürdistan hedefinin değil, Kürtlerin bulundukları ülkelerin merkezlerinde güçlenmesi stratejisinin tezahürü olduğunu düşünüyor. Yılmaz’ın Ortadoğu’da batının tercihiyle kurulmakta olan yeni Sünni eksen nedeniyle Kürtlerin düne kadar en büyük avantajı olan seküler çizgisinin yeni konjonktürde dezavantaja dönüştüğü tespiti çarpıcı.
Kürt hareketi içindeki Rojava’nın savaşı nedeniyle ötelenen eleştiri ve tartışmaların yeni dönemde daha görünür hale gelebileceğini söyleyen Yılmaz, yine de Kürtleri kenetleyen tehdit algısı çözülmeden çok dramatik değişimler beklemenin zor olduğuna inanıyor. Çünkü ona göre Rojava meselesi bugün farklı ülkelerde yaşayan tüm Kürtlerin için bir ‘onur meselesi’ne dönüşmekte.
-Suriye’de ocak ayı boyunca süren şiddetli çatışmaların ardından Şam yönetimi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında askeri ve idari entegrasyonu öngören bir mutabakata varıldı. Bu aslında 10 Mart 2025 ve 18 Ocak 2026’dan sonraki üçüncü eşik. 30 Ocak anlaşmasına göre SDG’ye bağlı birimlerden, Suriye ordusu bünyesinde görev yapacak üç tugaylık bir askeri tümen oluşturulacağını anlıyoruz. SDG kontrolündeki özerk yönetim bünyesindeki kurumlar kademeli olarak Suriye devlet kurumlarına entegre edilecek. SDG zaten 18 Ocak’ta sınır kapılarının, havaalanlarının, petrol ve gaz sahalarının Suriye ordusu kontrolüne geçmesini kabul etmişti. Bu kez gelinen noktanın “final” olma ihtimalini kuvvetli buluyor musun?
An itibariyle bütün ayrıntılarını tam da bilemediğimiz bir anlaşma yapılmış olması durumu var karşımızda. Ama bu durumun, sorunun nihai bir çözüme kavuştuğu anlamına gelmediğini düşünüyorum. Çünkü çok akışkan ve henüz taşların yerine oturmadığı bir süreçten geçiyoruz. Bu aslında, tam bir yapboz süreci. Bu yapboz süreci sadece Suriye sahasına özgü bir durum da değil, halihazırda küresel ölçekte olmakta olan her şeyle alakalı bir durum. Zamanın ruhu mu dersin, yoksa Trump dönemi türbülansı mı dersin? Dünya sanki türbülanstaki bir uçak gibi. O türbülanstan çıkmadan da kimin başı yarıldı, kimin kolu kırıldı, kim hayatta kaldı, kim korkudan kalp krizi geçirdi bilemeyiz. Trump türbülansı devam ediyor. O nedenle de biz şu anda sadece bu en son varılan anlaşma üzerinden şimdilik bir şey söyleyebilecek durumdayız. Söyleyebileceğimiz en önemli şey de şu olabilir; taraflar şu an için çatışmadan değil uzlaşmadan yana bir irade ortaya koymuş durumda. Demek ki asgari müştereklerde uzlaşmışlar ve fakat bu metindeki “kademeli entegrasyon” ifadesinin günün sonunda nereye varacağını şu anda kestirmenin bana kalırsa imkânı yok.
-Ama nihayetinde şu söylenebilir; 18 Ocak’a kadar ABD’nin desteğiyle varlığını devam ettirmiş olan Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi Bölgesi (DAANES) ortadan kalktı. Yani Suriyeli Kürtlerin Rojava diye tanımladığı bölge tabir yerindeyse çekti, küçüldü ve Kobani-Haseke-Kamışlı hattına kadar geriledi.
Açık söyleyeyim Deyrizor ve Rakka’nın elden çıkması benim son bir yılda işin muhataplarıyla yaptığım temaslar üzerinden edindiğim gözlemlerime çok ters bir durum değil. Bu sadece benim gözlemlerimle ilgili bir durum da değil. Rakka ve Deyrizor, 2017’deki tartışmaları hatırladığımızda, birkaç gün önce Mazlum Abdi’nin yaptığı açıklamada olduğu gibi bir “kırmızı çizgi” değildi. Asıl motivasyon hep Kürtlerin ağırlıklı olduğu bölgeleri korumak oldu. Rakka ve Deyrizor’u tutmanın rasyonalitesi ise şöyle izah ediliyordu; “Askeri olarak bulunduğumuz alana sıkışarak yaşadığımız alanları koruyamayız, daha fazlasını yapmak zorundayız. Ateşi eşiğin ötesinde tutmak zorundayız ki buraları tutabilelim.”
-Kürtlerin kendi tercihlerinin ötesinde Rakka’nın ABD için, daha doğrusu IŞİD Karşıtı Küresel Koalisyon için sembolik önemi vardı. Zira Rakka IŞİD’in kurduğu ve kendilerince “İslam Devleti” diye tarif ettikleri tuhaf yapının da başkentiydi. Yani Rakka’nın Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından kontrol edilmesi Kürtler kadar batı için önemliydi işin başında, değil mi?
Tabii ki, orada çok parametre var. Obama döneminin Suriye Özel Temsilcisi Brett McGurk, yıllar sonra the New York Times ile Foreign Affairs'de yazdığı iki makaleyle o süreçte alınan kararları çok detaylandırdı. IŞİD ile mücadele denklemi Türkiye açısından hep ikircikli bir konu olageldi. Bugün de hala öyle. Bu açıdan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın El Cezire’ye verdiği röportaj çok önemli. Hala IŞİD’i bir tehdit olarak tarif etmek yerine SDG’yi bir tehdit olarak tarif ediyor. Fidan şöyle bir cümle kurdu: “Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına mensup 300 kadar silahlı insan var. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri.” İlk duyduğumda kendi kendime “Acaba ben mi yanlış anladım?” dedim. Döndüm yeniden baktım, hakikaten de “300 solcu” diyor. Düşünebiliyor musun, bir Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı, 300 solcunun varlığını Türkiye için bir tehdit olarak tarif ediyor. Eğer Hakan Fidan cidden bunu bir tehdit olarak tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin bence o 300 solcudan daha büyük bir sorunu var. Ve bunlar söylenirken Türkiye geçmişte olduğu gibi bugün de hala IŞİD’i bir tehdit algılanıyor. Ben bunu görüyorum.
-SDG’nin kurulduğu ana, yani 2014 parametrelerine döndüğümüzde -ki Brett McGurk de o bahsettiğin makalelerde bunu anlatır-; PKK’nın Suriye kolu olarak bilinen YPG’nin bir anda Suriye’nin üçte birini kontrol eden SDG’nin omurgası haline gelmesi ABD açısından askeri ağırlıklı bir tercihti. Türkiye’de ise hem hükümet hem de farklı siyasi spektrumdan kitleler bunun bir politik tercih olduğuna neredeyse emindi. Gelinen nokta itibarıyla bunun bir politik tercih olmadığı kanıtlanmış mı oldu?
Bu tam bir niyet edilmeyen sonuçtu (unintended consequence). Benzer bir niyet edilmeyen sonucu da biz 2003’teki Irak Savaşı sonrasında gördük aslında. Türkiye eğer 1 Mart Tezkeresi’ni reddetmeseydi, bugün federal bir Irak ve Irak anayasasında tanınmış bir Kürdistan Bölgesel Yönetimi olabilir miydi? Tarihin o kırılması, Kürt çalışmaları literatüründe çok sıklıkla tartışılan bir konudur.
Dönelim Suriye’ye…Eğer ABD 2014’e gelindiğinde “no boots on the ground” (sahada asker potini istemiyoruz) doktrinine geçmiş olmasaydı YPG ile bu tür bir iş birliği yine de gerçekleşir miydi? Tabii orada ABD’nin Suriye’ye asker göndermeme tercihi kadar NATO üyesi Türkiye’nin IŞİD ile savaşmaya gönüllü olmaması da bir faktördü. Bunu ben söylemiyorum, Brett McGurk söylüyor. Kürtlerle çalışma dinamiği böyle bir konjonktürde ortaya çıkmıştı. Yani Suriyeli Kürtlerle askeri ilişki ABD açısından o dönem “ad hoc” (duruma özel ve geçici) olarak gelişti.
-ABD-YPG ilişkisini sürpriz, hatta çelişkili hale getiren şey sadece NATO üyesi Türkiye’nin “terör örgütü” olarak tanımladığı bir yapının uzantısının ağır silahlarla donatılması değildi. Marksist-Leninist bir çizgide kurulan ve “antiemperyalist” olma iddiasında olan bir yapının Amerikan silahlarıyla donatılıp onlar tarafından eğitilerek savaşmayı kabul etmesi kendi içlerinde de çok tartışıldı.
Ben ilk kez 2015’te Rojava’ya gittiğimde Amerika ile iş birliği YPG’nin birebir konuştuğum askeri kurmayları arasında aktif bir tartışma konusuydu. Bu kadar idealist solcu bir grup için Amerika ile iş birliği yapmak öyle kolay kolay kabul edilebilir bir şey değildi. Ama orada iki taraf açısından da sahanın koşulları üzerinden bir rasyonelite gelişti. Ve bu rasyonalitenin askeri olarak da doğru olduğu açıkçası zaman içerisinde teyit edildi. O dönemden başlayarak baktığımda, Rojava yönetiminin Rakka ve Deyrizor’un ideal sınırları içerisinde olduğunu düşündüklerine kanaat edebileceğim hiçbir şey gözlemledim. Bireysel temaslarım da sahadaki gözlemlerim de hiçbir zaman bana bunu söylemedi. İnsanların varlığına yönelik tehdidi ötelemek için doğal Arap alanları olan Rakka ve Deyrizor’da SDG’nin kontrolü araçsal oldu. Daha sonra ise bu kontrol alanı, Kürtler açısından Rojava’nın siyasi statüsünün tanınmasını konusunda hiç şüphesiz bir kart olarak anlam taşıyordu.
Daha önce sorduğun soruya dönersem… Evet 18 Ocak’a giden yolda kuşatılmış bir Kobane, Haseke ve Kamışlı’da SDG kontrolünü ortadan kaldırmak üzere alınan askeri ve siyasi pozisyon Kürtler açısından Rojava’nın kaybedilmesi riskini ortaya koyuyordu. Ancak 30 Ocak Anlaşması, her ne kadar açıklanan detaylarda hala muğlaklıklar olsa da günün sonunda Kürtler açısından “mission accomplished” (görev tamamlanmış) gibi gözüküyor. Belki kendileri açısından ideal noktada değiller ama doğal minimal noktada hedeflerine ulaşmış gözüküyorlar.
-SDG’nin ABD ve NATO açısından düne kadar ne anlama geldiğini hatırlarken IŞİD dışındaki diğer bir faktörü de hatırlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Rusya ve İran’ın Esad rejimin davetiyle Suriye’de at oynatabildiği zamanlardı. Washington’da gazetecilik yaptığım o dönemde Pentagon’la sıklıkla “Şii hilali’nin engellenmesi için…” diye başlayan cümleler duyardım. IŞİD geriletildikten sonra da kuvvetli bir SDG muhafaza edilmesinin deklare edilmeyen motivasyonu aslında İran’dı. Son iki senede İran’ın vekil güçleri ciddi manada zayıflatıldı. Esad gitti, Rusya ve İran’ın Suriye’de izi kalmadı. İsrail’in eli zaten Suriye’nin içinde. İşte Trump İran’a savaş açmaya hazırlanıyor. Dolayısıyla da Suudi Arabistan ve Türkiye destekli bir HTŞ, İran’ın çevrelenmesi noktasında SDG’den çok daha mantıklı bir tercih gibi görünüyor ABD yönetimi için. Bu tespite katılır mısın?
Kesinlikle katılıyorum. Ama bu durumun şöyle bir sonucu da var; Türkiye açık bir biçimde Ortadoğu denkleminin periferisine düştü. İbrahim Antlaşmalarından başlayarak Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisinin omurgası Körfez-İsrail denklemi üzerinden kurulmaya başlandı. Türkiye’nin bu yeni kurulan denklemin karşısında mı yoksa periferisinde mi kalacağı soru işaretiydi. Trump’ın yeniden iktidara gelmesinin ardından liderler seviyesinde kurulan ilişkinin de etkisiyle bu aşamada Türkiye bu yeni güvenlik mimarisine eklemlenebileceğinin işaretlerini veriyor. Ancak en başta söylediğim gibi, halihazırda bir Trump türbülansının içinden geçiyoruz. Trump........
