Yağız Kutay Işık Yazdı: ‘Teşviği Anlaşmaya Dönüştürmek…’
Bir devlet düşünün. Yılda milyarlarca lira teşvik dağıtıyor. Vergi indirimi veriyor, ucuz kredi açıyor, arsa tahsis ediyor, gümrük muafiyeti tanıyor. Peki bunun karşılığında ne istiyor? Çoğu zaman: hiçbir şey. Ya da daha doğrusu, kağıt üzerinde bir şeyler istiyor ama pratikte takip edemiyor, ölçemiyor, sorgulayamıyor. göstermiyoruz. Mariana Mazzucato ve Dani Rodrik’in geçtiğimiz günlerde Industrial and Corporate Change dergisinde yayımlanan makalesi, tam da bu meseleyi masaya yatırıyor. Devlet özel sektöre kaynak aktarırken, bunun karşılığında somut koşullar koyuyor mu? Koyuyorsa, bu koşulları izleyebiliyor mu? Ve en önemlisi, kamu parasının yarattığı değerden toplum da pay alıyor mu?
Mazzucato ve Rodrik’in önerdiği çerçeve dört boyutlu bir koşulluluk taksonomisi sunuyor: hedeflenen firma davranışı (yönlendirme, erişim, kâr paylaşımı, yeniden yatırım), koşulların sabit mi müzakereye açık mı olduğu, risk ve getirinin nasıl paylaşıldığı ve ölçülebilir performans kriterleri. Kısacası, mesele sadece teşvik vermek değil; teşviği bir “anlaşma” haline getirmek. Güney Kore’den Almanya’ya, İsrail’den İngiltere’ye kadar farklı ülke deneyimlerini inceleyen makale, şunu gösteriyor: koşulluluk iyi tasarlandığında hem özel sektör hem kamu kazanabiliyor. Ama kağıt üzerinde kalan koşullar, teşviki “karşılıksız bağışa” dönüştürüyor.
Peki Türkiye bu tabloda nerede duruyor?
Türkiye’nin yatırım teşvik sistemi uzun yıllardır önemli rakamlara ulaşan bir mekanizma. 2012’den bu yana uygulanan ve 2025’te köklü bir revizyona tabi tutulan sistem, vergi indirimleri, sigorta primi desteği, faiz desteği, arsa tahsisi ve gümrük muafiyeti gibi araçları barındırıyor. Rakamlar büyük: her yıl on binlerce teşvik belgesi düzenleniyor, milyarlarca lira kamu kaynağı özel sektöre aktarılıyor. Ancak sorun şu ki bu devasa kaynak aktarımı, çoğu zaman etkin bir koşulluluk mekanizmasından yoksun.
Bir örnek üzerinden gidelim. Almanya’nın KfW bankası, enerji verimliliği programlarında “sana düşük faizli kredi veriyorum, ama binasının enerji verimliliği ölçütlerini karşılaması lazım” diyor. Ne kadar verimli olursa, borcunun o kadar fazlası siliniyor. Sonuç? Yatırılan her 1 Euro, devlete 4 Euro olarak dönmüş. 64.000 tam zamanlı istihdam yaratılmış, 700.000 ton CO₂ tasarrufu sağlanmış.
Türkiye’de ise teşvik belgesi alındıktan sonra ne olduğunu takip etmek ciddi bir sorun. AB İlerleme Raporları yıllardır aynı şeyi tekrarlıyor: devlet yardımlarının şeffaflığı ve denetimi yetersiz. Bir firma teşvik aldıktan sonra gerçekten vaat ettiği istihdamı yarattı mı? Teknoloji transferi oldu mu? Ar-Ge harcamaları arttı mı? İhracat büyüdü mü? Bu sorulara sistematik yanıt üretebilen bir mekanizmamız zayıf.
Mazzucato ve Rodrik’in incelediği Güney Kore örneği, Türkiye için hem ilham verici hem de uyarıcı. Kore’de devlet 1960’lardan itibaren ağır sanayiye yönelik teşvikleri, ihracat hedefleri ve teknoloji transferi koşullarıyla bağladı. “Sana kredi veriyorum ama çeliği ihraç edeceksin, gemi inşa edeceksin, elektroniğe geçeceksin” dedi. Sonuçta Samsung, LG ve Hyundai gibi küresel markalar doğdu.
Ama hikâyenin karanlık tarafı da var. Kore’de chaebol olarak adlandırılan bu büyük holdingler zamanla devletle iç içe geçti, “batamayacak kadar büyük” hale geldi ve KOBİ’leri ezdi. Türkiye’ye dönüp baktığımızda manzara o kadar da yabancı değil. Büyük holdinglerin teşvik pastasından aldığı pay ile KOBİ’lerin aldığı pay arasındaki makas, sorunun kendisini anlatıyor.
Türkiye’nin teşvik........
