Kişisel bir hikâyeden toplumsal bir söze: Metamorfoz
Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde bu hafta Non Tiyatro’nun sahnelediği Metamorfoz oyunu yazarı, yönetmeni, oyuncusu Enes Turan’la konuştuk.
“Hâlâ içimizde yaralı bir çocuk var. Türkiye’de bunun çok yaygın bir hâl olduğunu düşünüyorum; sandığımızdan çok daha fazla insan bu duyguyla yaşıyor.”
Metamorfoz, bir çocuğun annesini, kendi kimliğini ve özgürlüğünü arama serüveni olarak özetlenebilir. Baskıcı ve aşırı dinî bir ortamda büyümüş bir çocuğun hem annesini bulmaya çalıştığı hem de bu yolculuk sırasında kendisini keşfettiği bir arayış hikâyesi. Aynı zamanda, “yasak” olarak öğrenilen şeylerin sosyal hayatta gerçekten ne kadar yasak olup olmadığını sorgulayan bir anlatı bu.
Evet, anlatıcı bir çocuk. Belli bir yaşı yok; okul çağlarına yeni gelmiş diyebiliriz. Yaşını özellikle netleştirmiyorum, seyircinin hayal gücüne bırakıyorum.
Aslında amacım hep kendi metinlerimi yazıp oynamaktı. Okuldayken de böyle bir isteğim vardı. Yazarlıkla zaten 14–15 yaşlarımdan beri ilgileniyorum ama ilk defa okul bağlamında “ben dramatik metin de yazabilirim” dediğim bir sürece girdim.
Tiyatroya başladığımdan beri yazdığım öykülere dönüp baktığımda, çocuklukla ilgili sürekli bir arayışın ve yazma heyecanının olduğunu fark ediyorum. Son sınıfa yaklaşırken tez danışmanım “Belki kendi öykünü yazarsın” dedi. O dönemde Bertrand Russell’ın eğitim üzerine yazdığı bir kitabı okumuştum; 1900’lerin başındaki İngiltere eğitim sistemini eleştiriyordu. Kitabı okuduğumda şunu düşündüm: “Eleştirilen bu eğitim sistemini bile ben yaşayamadım. Peki kendi hayatımı nasıl kuracağım?”Biraz panikle, biraz da anlatma ihtiyacıyla yazmaya başladım. Oyundaki çocuğun söylediği gibi, aslında daha önce hiç anlatmadığım şeylerdi bunlar. Tezi verdiğimde 26 yaşındaydım ve 26 yaşımdan sonra bu hikâyeyi anlatmaya başladım. Bu yüzden benim için oldukça güç bir süreçti. Okulda metin çok beğenildi. Benim anlatma isteğim de geçmeyince, bu işi profesyonel hayata taşımak istedik. Böylece Metamorfoz doğmuş oldu.
İkisi de. Metamorfoz elbette benim kişisel deneyimlerimden yola çıkarak yazılmış bir metin ama bu deneyimlerin kolektif bir karşılığı da var. Toplumda pek çok insan bu yasaklarla büyüyor. Ben de uzun yıllar boyunca bu yasakların içinde büyüdüm ama o dönemde bile sorgulayan tarafım hiç kaybolmadı.
Gerçekten çikolata yemenin bile yasak olduğu zamanları hatırlıyorum. Bunun birçok çocuğun yaşadığı bir durum olduğunu düşünüyorum; sadece Türkiye’ye özgü değil, dünya çapında da baskıyla büyüme hâli var. Sonrasında yetişkin hayatımda bu baskıları tek tek aşmaya çalıştım. Ben bunları belki daha uç noktalarda yaşadım. Çocukluğum ve ergenliğim bu baskılarla geçerken, yetişkin hayatım bambaşka bir yerde başladı. Ama bu durumun sadece bana özgü olmadığını düşünüyorum. Kişisel bir yerden çıktı ama aslında toplumun da ortak bir yarasına temas ediyor.
Bir ailede çikolata yasak olur, başka bir ailede başka şeyler… Ama çocuklar mutlaka birtakım korkularla büyüyor ve bu korkularla çok geç yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Benim durumumda bu yasaklar sosyal hayatımı da doğrudan etkiledi. Mesela sinemaya çok geç gidebildim; yaşıtlarımın çocukken yaptığı pek çok şeyi ben çok sonra yapmaya başladım. Bu da insanı büyüdüğünde “Acaba ben çocukluğumu yaşayamadım mı?” diye düşündürüyor. Hâlâ içimizde yaralı bir çocuk var. Türkiye’de bunun çok yaygın bir hâl olduğunu düşünüyorum; sandığımızdan çok daha fazla insan bu duyguyla yaşıyor.
Oyundaki çocuk için anne, çok somut bir figür. Gerçekten annesinden........
