Muallim
Sene 1990. Sınıf öğretmenliğinden mezun olarak gurbeti ardımda bırakıp köyümün yolunu tuttum. Nihayet üzerime yapışıp kalmış yoksulluk gömleğini çıkarmaya az kalmıştı. Bağ bahçe işlerinden elleri nasırlaşmış anacığımın elini hasretle öperek uzun uzun sarıldım.
— Bitti he mi oğlum, kara kuzum? Demek muallim oldun he mi?
— Çok şükür anam, bitti. Seni de artık tek başına yıllardır çektiğin bu işlerden, yoksulluktan, yokluktan kurtaracağım inşallah. Ben öğretmenlik için nereye gidersem sen de benimle geleceksin. Aşımı, ekmeğimi yapacaksın artık. Yanından ayrılmayacağım benim güzel anam.
— Bugünleri de gördüm ya oğlum, gözüm artık açık gitmez. Bunca yoksulluk içinde ne büyük bir murat oğlum, bugünleri görebilmek. Allah’a çok şükür kara kuzum benim. Ne kadar şükretsek azdır. Keşke rahmetli buban da görebilseydi muallim olduğunu.
— Yıllardır eski fotoğraflarına bakarak avunduğum, hayal meyal hatırladığım babamın yadigârısın bana. Artık oğul ekmeği yiyeceksin inşallah.
— Rahmet olsun, mekânı cennet olsun inşallah.
Çok geçmeden atanmak için başvurumu yaptım. Kura sonrası Kastamonu’nun dağlık bir köyüne sınıf öğretmeni olarak atandım. Nihayet öğretmendim. Anamın deyimiyle Karaoğlan muallim olmuştu.
Yemyeşil, yüz elli nüfuslu, gönülleri zengin bir köydü. Beni sevgiyle, muhabbetle karşıladılar. Yoksulluk bizim köyümüzden farksızdı; kıt kanaat geçinen ancak hâlinden hiç şikâyet etmeyen güzel yürekli insanların yaşadığı bu köyün artık yeni öğretmeni bendim.
Anadolu’nun müşfik, cömert ve mert mayasıyla ruhlarını mayalamış bu köyde gençliğimin en güzel yılları geçecekti. Köy lojmanını hâl yoluna koyunca ilk fırsatta annemi de getirdim. Fatih Sultan Mehmed Han’ın annesi Hüma Hatun’u, Şerife Bacı’yı, Halime Çavuş’u yetiştiren bu topraklara benim güzel anam da çok kolay alıştı. Öğrencilerimin, köylünün Ayşe anası oluverdi kısa bir sürede.
İlk öğrencilerim… Gariban kuzularım, çekingen ama güzel bir ceylan misali karşımdaydılar işte. İlk dersimi, heyecanımı, yüreğimin gözlerimi nemlendiren mutluluk damlacıklarını nasıl unuturum?
Bir el, birdenbire beni yıllar öncesine çekti; ömrümün dönüm noktasına, rampa yollardan, uçurumlardan beni tutup çeken o el sanki o an omzumu sıvazladı. Ürperdim bir anda.
Şimdi yanımda olsaydı da elini öpseydim, öpseydim saatlerce… O mübarek elleri, benim öğretmen olmama vesile olan şahsiyet ve ahlak mimarı Mehmet öğretmenimin ellerini hürmetle öpseydim.
Endüstri Meslek Lisesinin 10. sınıfındaydık. Gençlik başımda duman duman… Başımızda baba yok, garip bir anam var. Okulun pansiyonunda kötü arkadaşlar, onların kötü alışkanlıkları… O yaşıma kadar ne toplama öğrenmişim ne çıkarma ne de başka bir ders.
“Yazık, idare edelim, geçsin de biz de kurtulalım; köylü anasının hatırına, belki meslek sahibi olur.” diye metal bölümüne kaydım yapılmıştı. Okulun en haşarı, en tembel, en sorunlu öğrencilerinden biri de bendim.
Derste susmayan, ikide bir okul müdürünün odasından yüzünde kıpkırmızı beş parmağın iziyle ve kulağı acı biber gibi acıdan kavrulan ama her ne olursa olsun hatasını bilip af dileyen, öğretmenlerine asla saygısızlık ve terbiyesizlik etmeyen yine bendim.
Bilmiyorum, belki de beni bu yüzden okuldan atmıyorlardı. Yaramaz ama saygısız değil diye içten içe seviyorlardı belki.
10. sınıf edebiyat dersi. Yeni bir öğretmen gelmiş, dediler. Gencecik bir oğlan girdi içeri; sanki bizim 12. sınıfın öğrencilerinden biri.
Sınıfa girdiğinde hiç unutmuyorum, sınıf toz duman içinde, uzuneşek oynuyorduk. Bir ses geliyor o hengâmede:
— Gençler, oturun lütfen! Ben edebiyat öğretmeninizim.
Bir müddet sonra sesin tonu gittikçe yükseldi.
— Yeter artık! Size diyorum, oturun yerinize.
— Öğretmenim diyor oğlum, sağır mısın?
— Bu bizi işletiyor olmasın? 12. sınıfın çift dikiş bebelerine benziyor.
Birbirimize şaşkın şaşkın bakarken sessizliği Mehmet Hoca’nın kadife sesi bozdu:
— Ben........
