Colani’nin katliamlarına dur deyin
Devlet Bey,
İnce Memed’in ağır bir sahnesi vardır, oradan yazıyorum. Memed, elini karınca katarının geçtiği yola bırakır. Ben buradan yazıyorum size…
Yaklaşık bir yıldır büyük bir çoşkuyla izliyorum sizi. Yaptığınız çıkışlarla hepimizin gözlerini kamaştırdınız. Bir yere gelmiştik. Ya birlikte buraya gelmiştik ya da sizi buraya biz getirmiştik; sonuç, değişmiyor, biz ya da siz, sözlerinizde, ben ya da sen yoktu, ben dediğiniz zaman bile bunda bir, biz vardı… Devlet Bey, siz bu biri kırdınız, var olan ama görmezlikten gelinen ötekini dile getirdiniz, yetmiş iki millettin bir arada yaşayabileceğinin ipuçlarını verdiniz. Dediniz, çok da doğru dediniz, kalpten dediniz; kalpten denilen, akılla birleştiğinde hakikatten başka elimizde ne kalırdı ki… Dediniz Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun, umut hakkından istifade etsin.
Doğru söylemenin kökeninde her şeyi (Parhesia) söylemek vardır. Söyleyen kişi de aklına gelen, doğru bildiği her şeyi söyler. Kişi doğruyu söyler, karşıdakilerin bundan ne anladığı beklenir, böylece söyleyen, bir kenara çekilir, seslenilen kimse ya da kitle de bunu düşünür; çünkü burada bir gönderme, açık bir eylem vardır; söylenen, kişinin kesin ve açık fikirleridir ama sizin bunu dile getirmeniz apayrıydı… Siz, burada salt konuşmacı değildiniz, salt fikriyle ortaya çıkan biri hiç değildiniz. Burada Türk ve Türklük de vardı. Siz, Türkler, bu kanıdadır dediniz aslında, bu güne kadar söylenmemiş olanın dile getirdiniz… O günden sonra bir parti lideri değildiniz, kimileri inanmasa da ailemizden biri oldunuz; bir ağabey değildiniz, çokça baba yarısı amca, çokça dede oldunuz…
Devlet Bey,
Sözlerinizin etkinliğinin farkındaydınız. Sözleriniz yalnızca söz değildi, taahhüt içeriyordu, “ben” diyordunuz, taahhüt ediyorum.
Doğruyu söylemek sınanacak bir şey değildir. Burada ispat edilecek tek şey de yoktu, bir tek şey vardı, o da şu: Söyleminizdeki cesaret.
Hayran kaldım cesaretinize, cesaretinizi alkışladım. Bir şeye inanıyor ve inandığınız için beni ikna etmeniz, bana da cesaret verdi; ben bu cesaretten güç mü alacaktım, cesaretinize cesaretle yanıt mı verecektim? Yazdım. Bir daha yazmam da gerek, inanın, başınıza bir şeyin geleceğinden korktum, bu güne kadar çok izlemediğim sizi, Devlet Bey’i yakından izlemeye başladım, sağlığınızı merak ettim… Bir risk aldınız, sorumluluk aldınız. Kendinizi tehlikeye attınız, dile kolay, kendinizle ilişki kurarak, Öcalan’la da bir ilişki kurdunuz. Öcalan’a iki şey vaat ettiniz; ilki, umut hakkıydı; ikincisi, gelebilecek olan tehditlere karşı güvence. Sizin için ciddi ciddi korktum, Zafer Partisi’nin Ümit Özdağ’ından, İyi Partililere kadar pek çok kimse sizi eleştirmeye başladı. Siz, tehditlere yanıt vermediniz, söylediğim gibi, doğru söylediniz, bu engellenmek istendi ama ikinci kez, yine söylediniz, söylediğimin arkasındayım dediniz… Doğruyu söylediniz: Öcalan Meclis’te konuşsun.
Doğruyu söyleyen bir kişi olarak, doğruyu söylemek dışında, iki şey daha yaptınız; ilki, herkese bir adres verdiniz; ikincisi, herkese bir ödev verdiniz. Adres: İmralı. Ödev: Kürtler ve Türkler…
Ne çok yara almışlardı değil mi? Uzak tarihi bir yana bırakalım, yakın tarihe bakalım… Ben yetmişli yılları hatırlıyorum… Siz o günleri yaşadınız… İlkokula gidiyorduk, ülkücü denilen, adını hatırlayamadığım, “boksör” namlı bir öğretmen öldürülmüştü. İlkokul öğretmenlerimiz de ülkücüydü, hepimizi cenazeye götürdüler, bizden de ağlamamızı istediler. Genç bir adam öldürülmüştü. Cenazesi kalabalıktı. Biz siyah önlükler içindeydik. Ben ağlamadım, hatta bunu öğretmenimiz fark etti. Niye ağlamadığımı bilmiyorum, çocuktum, sağcı ya da solcu değildim ama bir şey vardı, solcular ölünce, cenazelerine öğretmenlerimiz sahip çıkmıyordu.
Sizin çıkışınızdan sonra bugünleri tekrar düşündüm, tuhaf bir şey de vardı; mesela, Bingöl, Elazığ, Malatya, Urfa ve Adıyaman’da ülkücü ya da MHP’li olan kimselerin Şeyh Said İsyanı sırasında asılmış ya da yara almış ailelerin çocukları olmasıydı. Bizim uzaktan bir akrabamız olan bir aile vardı, dedeleriyle anılıyorlardı; dedenin adı Bekir’di, iyi adam olduğunu halen söylerler, işte Bekir, eşinin ve çocuklarının yanında çırılçıplak soyulup asker tarafından yayık direklerine asılıyor, dövülüyor, isyan sonrasında Adana’ya sürgün ediliyor; bu büyük adamın ailesinin kimi gençleri yetmişli yıllarda MHP’liydi, yaşlıları da AP’liydiler; bir oğlu AP’den vekildi, darbe olunca hapse girdi, çıkınca Adana’ya yerleşti, belki tanırsınız, Mehmet amca hoş bir adamdı; darbe anılarını dinledim, onun da elleri, ayakları bağlanmıştı, Kenan Evren denilince bile yüzünü asıyordu, dedi: Allah beni milletime düşman etmesin…
Bunu niye anlattım, bilmiyorum, bir yerde koptum, Adana ve Urfa bağlantısı hep çekmiştir beni, bu yüzden olabilir mi? Belki de 70’li yıllarda, dedeleri asılmış Kürtlerin niçin MHP’li olduklarını araştırmak gerek. Devlet Bey, gariptir, 70’lerin ülkücüleri şimdi Kürt meselesine ilgi duyuyorlar… Irak, federasyon olunca kimileri orada iş yaptı, beni görse tanımayan birkaç kişi, orda tanıdığın var mı diye sormaya başladı, sonra şakır şakır Kürtçe konuşuyorlardı…
Sizin geldiğiniz dönemi de az biraz biliyorum… Daha döne kadar Hitler gibi saçını tarayan, onun gibi bakan Nihal Atsız’a da değinmem gerek; o da tıpkı solcular gibi, Sansaryan’da işkence görmüştü; adını (Feyzullah) değiştirip, öz Türkçe yapan, öz Türkçe soyadıyla orduda hatırı sayılır bir subay olan Türkeş’in/ burada tırnakları çekiliyordu; anlatıldığına göre iri yarı bir polis memuru, Türkeş’in parmaklarına saldırıyor, elini avuçlarına alıyor, kolundan destek alıyor, “Bismillah” deyip penseyle tırnağını çekiyor.
Ben Nihal Atsız’ın bütün kitaplarını okudum. Biliyorum, sizde onu sever, sayarsınız… Siz ne dersiniz bilmem, merak da ediyorum: Ben Nihal beyin romanları çok fantastik bulurum, bu da........
