Ada Gazeli
Bahr çevremde hisâr oldu, ada mahbes bana, Ufuk perde, sâhilim bir kapı-i bend oldu bana. Her seher gözlerimi yumup deryâya bakarım, Göz kapandı mı ne acaib bir cihân açıldı bana. Uzakta bir sefîne var mı, yoksa nazarım mı? Bir işâret düşdü deryâya, mesâfe kuruldu bana. Ben mi görürüm ufku, yoksa göz mü eyler onu? Bir çizgi çektiğim yerde bin menzil göründü bana. Görünen sâhil değil belki, içimdeki seddir, Her taşında görünmeyen bir âlem kuruldu bana. Bir görüntü kaldı, ammâ nesnesi yok çoktan, Bir hayâl geçti gönülden, gerçek olup korktu bana. Gece uzar, dalga döver taşları sessiz sessiz, Yok olanın gölgesi bile zindân kesildi bana. Göz dünyâya açılır, dünyâ girmez göze amma, Her nazar bir başka âlemden bir parça verdi bana. Deryâ önümde sedd olsa, sâhil ardımda mahbes, Nazarım kapıyı buldu, duvarlar yol oldu bana. Bedenim bu taş adada günbegün pîr olurken, Rûhuma bir çift kapalı göz kanat oldu bana. Zîrâ hapislik taşta değil, kendine mahkûm gönülde, Nefsine bend olan kişi dünyâda mahbes bulur bana. Kendi içinden geçemeyen hangi denizi aşar? Kendini yenen gönül, pâdişâh-ı âlem oldu bana. Ey gönül, gözlerini yum: deryâ belki içindedir, Ufuk dediğin, bakışından doğan bir menzil oldu bana. Ada zindân değil artık, bir mekteb-i nazardır; Bahr, bend değilmiş meğer- kendimi görmeye oldu bana. Ne sâhil kaldı dışarıda, ne deryâ yalnız ötemde, Göz kapandı, ada sustu; bütün cihân açıldı bana. **
Ada, edebiyatta hiçbir zaman yalnızca denizin ortasında duran bir kara parçası değildir. Ada, dünyadan ayrılmanın en eski biçimlerinden biridir. Bir sınırdır, ama aynı zamanda bir başlangıçtır. İnsan adaya çıktığında yalnızca bir yere değil, başka bir zamana geçer. Kıyı geride kalır; ufuk öne çıkar. Ve insan, ilk kez dünyanın kendisiyle arasındaki mesafeyi çıplak biçimde görür. Robinson Crusoe’nun adası bunun en bilinen örneklerinden biridir. Crusoe için ada önce bir felakettir: insanın bütün alışkanlıklarından, toplumdan ve tarihten koparıldığı bir yalnızlık. Fakat zamanla bu yalnızlık bir kurma eylemine dönüşür. İnsan adada yeniden ev yapar, zamanı ölçer, toprağı işler, nesneleri anlamlandırır. Dünya yok olduğunda dünya yeniden insan tarafından kurulmaya başlanır.
İmralı’nın anlamı bundan daha karanlık, fakat aynı zamanda edebî olarak daha karmaşıktır. Çünkü burada ada, kişinin seçtiği bir yalnızlık mekânı değildir. Dünyadan ayrılma, iradeyle gerçekleştirilmiş bir inziva değil, devlet tarafından belirlenmiş bir mahpusluk biçimidir. Öcalan 1999’dan beri İmralı’da tutulmaktadır; ilk on yıl boyunca adadaki tek mahpus olarak yaşamış, daha sonraki dönemde de ağır izolasyon koşullarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle İmralı’yı yalnızca bir hapishane olarak düşünmek eksiktir. İmralı, ada fikrinin edebiyattaki bütün eski anlamlarını aynı anda çağıran bir yerdir.
Robinson Crusoe’da insan dünyadan kopar ve kendisine küçük bir dünya kurar. Shakespeare’in Fırtına’sında ada, iktidarın, sürgünün ve hesaplaşmanın sahnesidir. Thomas More’un Ütopya’sında ada, mevcut dünyanın dışına çıkarak başka bir toplum tasarlamanın imkânını taşır. Daha sonra ada edebiyatında bu mekân giderek insanın toplumdan kopuşunun, yalnızlığının, korkusunun ve kendi içindeki karanlıkla karşılaşmasının simgesine dönüşür. İmralı ise bütün bu anlamların birbirine değdiği bir eşiktir. Burada ada, Crusoe’nun adası gibi yeniden fethedilecek bir dünya değildir. İnsan adaya hükmetmek için değil, adanın kendisi tarafından sınırlandırılmak üzere gelir. Deniz burada yol değildir, duvardır. Ufuk özgürlüğün işareti gibi görünür ama aynı zamanda özgürlüğün erişilemezliğini gösterir. Kıyı gözün önündedir; karşı kıyı da görünürdür belki; fakat görünmek ile ulaşabilmek arasındaki fark, mahpusluğun en yalın geometrisini oluşturur.
Tam burada Deleuze’ün ada fikri önem kazanır. Çünkü ada yalnızca karadan kopmuş, denizle çevrilmiş bir hapishane değildir. Ada, aynı zamanda ayrılmanın ve yeniden başlamanın mekânıdır. Deleuze, adaları düşünürken onları yalnızca bir kıtanın parçalanmasıyla ortaya çıkmış kopuk parçalar olarak görmez. Bazı adalar bir bütünün ayrılmasıyla oluşurken, bazıları denizin içinden yükselir; sanki dünyanın ilk kez orada kurulabileceği bir zemin gibi. Bu nedenle ada, hem bir kopuşu hem de yeni bir başlangıç ihtimalini taşır. Bu ayrım İmralı’yı düşünürken özellikle anlamlıdır. Çünkü İmralı, önce ve açıkça, bir kopuş adasıdır. İnsan dünyadan ayrılmış, denizle çevrili bir mekâna kapatılmıştır. Kıta vardır, fakat erişilemezdir. Dışarıdaki hayat sürmektedir, fakat mahpus için onunla arasındaki mesafe yalnızca fiziksel değildir. Deniz, bedenin önünde duran bir sınır olduğu kadar, insan ile dünya arasındaki ilişkinin de maddi biçimidir.
Fakat Deleuze’ün adası burada başka bir soruyu ortaya çıkarır: Bir yerden kopmak, aynı zamanda başka bir başlangıcın imkânını yaratabilir mi?
İmralı söz konusu olduğunda bu soruya aceleyle olumlu cevap vermek mümkün değildir. Çünkü buradaki ayrılık seçilmiş değildir. Bu bir inziva, sürgünün romantikleştirilmiş hâli ya da kişinin kendi isteğiyle dünyadan çekilmesi değildir. Mahpusluk zorunludur. Duvar gerçektir, deniz gerçektir, dışarıyla kurulan mesafenin maddi bir karşılığı vardır. Bu nedenle Deleuze’ün yeniden başlangıç fikri ile İmralı’daki mahpusluk arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak yanlış olur. Fakat tam da bu fark, İmralı’yı düşünsel olarak ilginç kılar. Çünkü bedenin bir mekâna kapatılması ile düşüncenin aynı mekâna kapatılması aynı şey değildir. Beden adanın sınırları içinde tutulabilir; düşünce ise o sınırların içinde dünyayı yeniden kurmaya başlayabilir. Böylece İmralı’da iki ada belirir: Biri coğrafi adadır, diğeri zihinsel. İlki denizle çevrilidir; ikincisinin sınırları düşüncenin hareketiyle sürekli değişir.
Öcalan’ın uzun İmralı mahpusluğu bu açıdan, bedenin daraltılmış coğrafyası ile düşüncenin genişleyen coğrafyası arasındaki gerilim üzerinden okunabilir. Burada mesele, onun siyasal fikirlerinin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak değildir. Daha temel bir soru vardır: İnsan dış dünyadan zorla ayrıldığında, o dünyayı zihninde nasıl yeniden kurar? Ulaşılamayan bir dünya, düşüncenin içinde nasıl yeniden görünür hâle gelir? Crusoe adada kendi dünyasını yeniden kurmak zorundadır; İmralı’da ise dünya zaten vardır, fakat mahpus o dünyaya ulaşamaz. Bu nedenle mesele yeni bir dünya yaratmaktan çok, dışarıda kalan dünyanın içeride nasıl yeniden kurulduğudur. Ada küçüldükçe hatıra, düşünce ve tahayyül genişler.
İşte ada burada yalnızca bir hapishane olmaktan çıkar ve bir düşünme biçimine dönüşür. Deniz dışarı çıkışı engellerken aynı zamanda ufku üretir. Ufuk, ulaşmanın değil, ulaşamamanın görüntüsüdür. Görünen dünya ile erişilemeyen dünya arasındaki bu gerilim, mahpusluğun psikolojik ve düşünsel boyutunu oluşturur.
Deleuze’ün ada fikrinin asıl verimli olduğu yer de burasıdır: Ada, yalnızca “dışarıdan ayrılmış olmak” değildir; ayrılığın içinde yeni bir ilişki kurma ihtimalidir. Fakat İmralı’da bu ihtimal özgür bir başlangıçtan değil, zorunlu bir kapanmadan doğar. Dolayısıyla burada yeniden başlamak, geçmişi silmek veya hapishaneyi özgürleştirici bir deneyim olarak görmek anlamına gelmez. Daha çok, kapatılmış bir hayatın içinde dünyanın yeniden düşünülmeye başlanmasıdır. Beden adada kalır; fakat bakış kıyının ötesine gider. Göz karşı kıyıya ulaşamaz; fakat onu zihninde tamamlar. Bir gemi uzaktan geçer; yalnızca bir gemi değildir artık. Dışarıdaki hayatın hareketine dönüşür. Bir kıyı çizgisi görünür; yalnızca coğrafi bir sınır olmaktan çıkar, ulaşılması mümkün olmayan dünyanın işaretine dönüşür. Böylece görmek, sahip olmak anlamına gelmez. Görmek, ulaşamadığımız şeyi zihnimizde taşımaya başlamaktır. Belki de İmralı’nın en güçlü paradoksu burada ortaya çıkar: Ada insanı dünyadan uzaklaştırdıkça, dünya üzerine düşünmeyi zorunlu kılar.
Deniz bir duvardır; ama aynı zamanda ufuktur. Kıyı bir sınırdır; ama aynı zamanda bakışın başladığı yerdir. Ada bir hapishanedir; ama düşünce için dünyanın yeniden sorulduğu bir eşik hâline gelebilir.
Belki de ada hapishaneden önce bir mesafe problemidir. Her sabah denize bakan bir mahpus için uzaklık yalnızca kilometrelerle ölçülmez. Uzaklık bakışın içinde kurulur. Uzakta bir gemi görünür. Bir kıyı çizgisi belirir. Bir kuş geçer. Dışarıdaki dünyanın küçük bir işareti, içerideki dünyanın tamamını harekete geçirebilir. Gözün gördüğü şey küçüktür; fakat zihnin ondan çıkardığı dünya sınırsızdır. Bu noktada İmralı’nın edebî anlamı göz ile ufuk arasındaki ilişkide belirginleşir. Çünkü görmek, yalnızca görünene sahip olmak değildir. Görmek, görünenden görünmeyene doğru ilerlemektir. Göz bir nesneye ulaşamazsa onu zihinde tamamlar. Bir gemi yalnızca gemi değildir artık; dışarıda kalan hayatın işaretidir. Bir ses yalnızca ses değildir; ulaşılması mümkün olmayan dünyanın yankısıdır. Bir hatıra yalnızca geçmiş değildir; şimdiye açılan gizli bir kapıdır. Gözler kapandığında ise ada ortadan kalkmaz. Tam tersine, başka bir ada oluşur. Dışarıdaki ada ile içerideki ada birbirinin karşılığı hâline gelir. Taş duvarlar bedeni sınırlar; düşünce ise o sınırların içinde başka yollar arar. Bu anlamda mahpusluk, yalnızca mekânın daralması değil, mekânın zihinde yeniden kurulmasıdır.
Burada Fırtına’nın adasıyla İmralı arasında uzak ama verimli bir yankı vardır. Prospero’nun adasında sürgün, iktidar ve hafıza birbirine karışır. Ada, dışarıdan kopmuş bir yer olmaktan çıkar ve dünyayı yeniden düşünmenin sahnesine dönüşür. İmralı’da da ada, dış dünyanın küçük bir modeli gibi çalışır:........
