Dolandırıcılık Suçunda “IBAN Mağdurluğu” ile Suça İştirakin İnce Çizgisi
Bu yazımızda; 12. Yargı Paketi Kapsamında 16.07.2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda kabul edilip, 31.07.2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13. maddesi ile getirilen, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Nitelikli dolandırıcılık” başlıklı 158. maddesine 4. fıkra olarak eklenen kamuoyunda “IBAN mağdurları düzenlemesi” olarak bilinen hüküm incelenecektir.
Yazıda; dolandırıcılık suçu hakkında kısa açıklama yapılıp, TCK m.158/4 ile getirilen düzenlemenin hukuki niteliği, uygulanma alanı değerlendirilecek ve bu hükmün iştirak bahsinde yer alan özellikle yardım etme bakımından uygulamada doğurabileceği sorunlara dikkat çekilecektir.
II. Dolandırıcılık Suçu Hakkında Genel İzah[1]
İktisadi bir suç olan dolandırıcılık suçunun unsurları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 157. maddesinde tanımlanmıştır. TCK m.157’ye göre dolandırıcılık suçu; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kişinin kendisine veya başkasına yarar sağlamasıdır. Bu halde fail hakkında, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ve beş bin güne kadar adli para cezası uygulanacaktır”. Dolandırıcılık suçunda fail; hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, iradesini esaslı şekilde hataya düşürüp, yapmayacağı bir şeyi yaptırmak, vermeyeceği bir şeyi verdirmek suretiyle onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına yarar sağlama amacını taşımaktadır. Bu bakımdan dolandırıcılık suçu, kişilerin malvarlığına karşı işlenen bir suç olup, bu suçla korunan hukuki yarar kişinin mülkiyet hakkıdır.
Dolandırıcılık suçunun niteliği hakkında Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 14.02.2017 tarihli, 2014/15 E. ve 2014/419 K. sayılı kararına göre; “Dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Bu sebepten dolandırıcılık suçunun hukuki konusu birden fazladır. Bu suç işlenirken sadece malvarlığı zarar görmemektedir. Malvarlığı zarara uğratılırken, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır”. Dolandırıcılık suçu aldatma temeline dayanır.
Dolandırıcılık suçunda tipe uygun fiil, hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, mağdurun veya başkasının zararına olarak kendisine veya başkasına yarar sağlamaktır. Dolandırıcılık suçu neticeli bir suç olup, zarar suçudur. Bu nedenle; suçun hareket kısmını hileli davranışla bir kimseyi aldatma, netice kısmını ise bu aldatma neticesine dayanan yarar oluşturur.
Dolandırıcılık suçunun konusu malvarlığına ilişkin herhangi bir değer olabilir. Doktrinde; malvarlığının iktisadi malvarlığı olduğu, ancak farklı görüşlere göre iktisadi değeri olmayan, yani mala verilen manevi değerin de dolandırıcılık suçunu oluşturabileceği ifade edilmektedir. Örneğin; aileden kalma manevi, değeri para ile ölçülemeyen malvarlığı değerleri de bu suçun konusunu oluşturabileceği ifade edilmiştir. Ancak kanaatimizce, iktisadi değeri olmayan malvarlıklarının bu suçun konusunu oluşturabileceğini kabul etmek, suçla korunan hukuki yarar dikkate alındığında mümkün olmayacaktır.
Dolandırıcılık suçu bakımından en önemli kavram “hileli davranıştır”. Diğer bir ifadeyle, suçun icra hareketlerine başlanmış sayılması için failin hareketi “hileli bir davranış” olarak nitelendirilebilmelidir. Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 21.04.2014 tarihli, 2012/15741 E. ve 2014/7618 K. sayılı kararında; “Sanığın olaydan önceki ve sonraki sözleri, davranışları ve şikayetçi beyanları birlikte değerlendirildiğinde; gerçekten telefon etme niyeti bulunmayıp, asıl amacı mağduru kandırarak telefonunu almak olan sanığın, bu doğrultuda basit bir yalanı aşan, mağduru yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri planlayıp ustaca sergilediği hareketleriyle telefonun zilyetliğini devralmış olması karşısında, eyleminin basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek hırsızlık suçundan hüküm kurulması…” bozma sebebi sayılarak, hileli davranışın basit bir yalanı aşan, mağduru yanıltacak ve kandıracak şekilde olması gerektiği ortaya koyulmuştur.
TCK m.158’de dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri sayılmıştır. Dolandırıcılık suçunun temel şekli uzlaştırmaya tabi iken, nitelikli halleri uzlaştırma dışı bırakılmıştır. Dolandırıcılık suçunun basit ve nitelikli halleri, malvarlığına karşı suçlardan olduğu halde takibi şikayete bağlı tutulmamıştır.
Türk Dil Kurumu’na göre hile, “Bir kimseyi aldatmak, yanıltmak için yapılan oyun ve nitelikli yalan” anlamına gelmektedir. Hile ile mağdur yanılgıya düşürülmüş, bu yanıltma sonucu mağdur, fail veya üçüncü bir kişinin malvarlığının aktifinde artırım olacak şekilde tasarrufta bulunmuş olmalıdır. Bu kapsamda hilenin kandırma vasfı her olay açısından ayrı ayrı değerlendirilmeli, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiil ve fail ile olan ilişkisi, hilenin şekli, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri tek tek nazara alınmalıdır. Böylelikle hileli davranışın, mağduru aldatacak nitelikte olması gerektiği söylenebilecektir. Bu anlamda basit yalan -tek boyutlu, desise oluşturmayan- hile sayılmayacaktır, çünkü suça konu olay değerlendirilirken hareketin hileli olup olmadığı, mağdurun iyiniyeti ve güven duygularının suistimal edilip edilmediği araştırılmalıdır.
Dolandırıcılık suçu, bir kimseyi hileli davranışlarla aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak olarak tanımlanmaktadır[2]. Madde gerekçesinde; dolandırıcılık suçunun oluşması için birden fazla fiilin gerçekleşmesi gerektiği, bu hareketlerden ilkinin hile olduğu, bu hilenin etkisiyle yarar elde edildiği, suçun icrai veya ihmali davranışla gerçekleşebileceği, dolandırıcılık suçunun işlenişi sırasında hileli davranışlar ile kişilerin aldatıldığı, aldatıcı nitelikteki hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin ihlal edildiği, bu suretle de kişilerin iradesinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlal edildiği belirtilmiştir.
Dolandırıcılık suçunda mağdurun iradesi hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Dolandırıcılık suçunun oluşması için; failin hileli davranışlarda bulunması, mağdurun aldatılması ve bu aldatma sonucunda mağdurun malvarlığında zarar doğarken, failin veya başa bir kişinin yarar elde etmesi gerekir.
Bir fiilin hile sayılabilmesi için, bir şekilde gerçeğin gizlenmiş olması veya farklı gösterilmiş olması, gerçekleşmeyeni gerçekleşmiş, gerçekleşeni gerçekleşmemiş gibi göstermek veya gerçekleşene başka unsurlar eklemek gerekir[3]. Mağdur hile sebebiyle rıza göstermeyeceği bir konuya rıza göstermekte, yapmayacağı bir şeyi yapmaktadır.
765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu m.503’de dolandırıcılık suçu; “Her kim, bir kimseyi hulüs ve saffetinden bilistifade kandıracak mahiyete sanialar veya hileler yaparak hataya düşürüp o kimsenin veya aharın zararına kendisine veya başkasına haksız bir menfaat temin ederse üç aydan üç seneye kadar hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere ağır cezayı nakdi ile cezalandırılır.” şeklinde tanımlanmakta idi. Görüldüğü üzere; eski düzenlemede dolandırıcılık suçunun oluşması için, hilenin kişiyi kandıracak nitelikte olması gerektiği belirtilmektedir. Ancak yeni düzenlemede böyle bir ifade yer almamaktadır. Bu sebeple, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağı tartışma konusudur.
Yine de basit aldatma içeren, kolay anlaşılabilir hareketlerin dolandırıcılık suçunun icrasında yeterli görülmeyeceği söylenebilir. Burada geçen hile, mağduru esaslı hataya düşürecek derecede olmalı, hatta mağduru basiretli tacir olan bakımından ise, hilenin nitelikli bir hal arz etmesi gerekir.
TCK m.157/1’de hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp ibaresine yer verildiğinden, öncelikle ortada hileli hareket olmalı ve bu hileli hareketin de somut olayda mağduru aldatmaya elverişli olması, yani aldatması gerekir. Bir başkasının bu hileli hareketten aldanmaması veya bilgi sahibi olduktan sonra nasıl aldandığını sorgulayıp, ah aptal kafam demesi sonucu değiştirmez. Sonuç olarak; eski Kanunda yer alan kandıracak mahiyete sanialar veya hileler yaparak hataya düşürüp ibaresine yeni Kanunda yer verilmemekle birlikte, yeni Kanunda da hileli davranış ve mağdurun aldanması unsurları yer aldığından, eskisi kadar kuvvetli olmasa bile hileli hareketin somut olayda ve mağdurun özelliklerine göre mağduru hataya düşürüp aldatmaya elverişli olması gerekir.
Doktrinde; yalan söylemek hilenin unsuru olsa da, soyut, kaba yalan değil, nitelikli ve kandırmaya elverişli, ustalıklı yalanın dolandırıcılık suçunu oluşturacağı ifade edilmektedir[4]. Hilenin aldatma kabiliyeti, fail ve mağdurun olaydaki durumuna, mağdurun kişisel özelliklerine bakarak, yani subjektif kıstas ile tespit edilecektir.
Hile belirli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, failin düzenlediği ortamın mağdurun denetim gücünü kırarak, mağduru istediği şekilde yönlendirebilmelidir. Denetleme ve araştırma imkanı varken basit bir yalana aldanıldığı durumda dolandırıcılık suçu oluşmaz.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 27.06.2024 tarihli, 2021/39526 E. ve 2024/8822 K. sayılı kararında; “Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için ise; failin bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte birtakım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.” şeklindeki açıklamaları ile hilenin yoğun olması gerektiği belirtilmiştir[5]. Yerleşik Yargıtay içtihadı da bu yöndedir.
c) Aldatma Kastının Varlığı
Dolandırıcılık suçu; fail tarafından mağdurun hedef alınıp aldatıcılık niteliği taşıyan hileli hareketlerle kandırılması ve maddi zarara uğratılması fiilini kapsamına alır, yani suçun mağduru kandırılmalı ve failde aldatma kastının sonradan değil, fiil öncesinde varlığı gerekir. Dolandırıcılık suçunun, hukuki ihtilafla çokça karıştırıldığı ve uygulamada özellikle TCK m.168’in de varlığı dikkate alınarak bir tahsilat aracı olarak kullanıldığı görülebilmektedir. Gerçekten fail, mağduru hileli hareketlerle esaslı hataya düşürüp kandırıp zarara uğratmışsa bunu hukuki ihtilaf sayabilmek mümkün değildir, fakat böyle bir durum olmayıp da fail gerçekten hukuki ilişki varlığıyla hareket edip ve borcunu sahtelik içermeyen belge veya kıymetli evrakla kabul etmiş, öncesinde de mali durumunu olmadığı halde iyi göstermek suretiyle güven kazanmanın ötesinde mağduru iş yapmaya, borç vermeye veya mal almaya veya taahhütte bulunmaya ikna etmişse, yani cebir, şiddet veya tehdit kullanmaksızın hileli hareketlerle mağdurun iradesini fesada uğratmak suretiyle onu zarara uğratmışsa bunun adına dolandırıcılık denir ve dolandırıcılık suçu icrai hareketlerle işlenir.
Fail; suçun ortaya çıkışını, devamını engelleme yükümlülüğü altında olup da gereğini yapmaz veya hareketsiz kalırsa, ihmal suretiyle dolandırıcılık suçunun oluşabileceği ileri sürülmektedir. Ancak bu konuda Kanunda açık bir düzenleme bulunmadığından, böyle bir yorumun “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine aykırı olacağı, dolayısıyla failin hareketsiz kalmasının suçun unsuru oluşturabileceğine ilişkin kanuni düzenleme bulunmadığı, bu nedenle ihmal suretiyle dolandırıcılık suçunun işlenemeyeceği, çünkü failin kastının mağduru hileli davranışlarla aldatmaya yönelik olması gerektiği kanaatindeyiz.
Hatadan yararlanmanın aldatma fiili içinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunda bir tartışma vardır. TCK m.157’de belirtilen “Hileli davranışlarla aldatma” karşısında hatadan yararlanmanın aldatma için elverişli olmadığı söylenebilir. Bu halde failin hileli davranışlarla hatanın ortadan kalkmasını engelleme, devamını veya hatanın güçlenmesini sağlaması gerekmektedir. Örneğin; vefat eden yakınlarının aylığını almaya devam eden kişilere yönelik olarak Yargıtay kararlarında, ölüm olayının gizlenmesinin tek başına hileli davranış oluşturup oluşturmayacağının araştırılması gerektiği, kişinin yakınlarının ölümünü yetkili mercie bildirme zorunluluğu olup olmadığının araştırılıp karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.12.2013 tarihli, 2013/510 E. ve 2013/579 K. sayılı kararına göre; “Kurumdan emekli aylığı alan sanığın Trabzon Belediyesinden emekli olan eşi O.’ın 08.04.1995 tarihinde ölmesi üzerine katılan kuruma yaptığı müracaatı sonucunda 01.06.1995 tarihinden itibaren eşinden dolayı dul aylığı almaya başlaması, sanığın 31.10.1997 tarihinde yeniden resmen evlenmesine karşın evlendiğini katılan kuruma bildirmeyerek bu tarihten sonra da ölen sigortalı eşinden dolayı aylık almaya devam etmesi, aylığının başlatılan idari soruşturma sırasında 31.03.2006 tarihinde kesilerek kendisine yersiz olarak ödenen 23.299,35 Liranın geri istenmesi şeklinde gerçekleşen olayda, kanuni düzenlemelere uygun olarak ölen eşinden dolayı bağlanan dul aylığını almakta olan sanığın yeniden resmen evlenmesine karşın, nüfus kayıtlarına resmi olarak işlenen bu hususu katılan kuruma bildirmeyerek aylık almaya devam etmesi eylemi hileli davranış olarak kabul edilemeyeceğinden dolandırıcılık suçunun unsurları oluşmamıştır. Kaldı ki, sanığa kanuni düzenlemelere uygun olarak aylık bağlandıktan sonra da aylık alma şartlarının devam edip etmediği hususunun mevzuatta yer alan düzenlemeler uyarınca katılan kurum tarafından kontrol edilmesi gerekirken bu işlemler de yerine getirilmemiştir. Nitekim, sanığın yeniden evlendiği hususu, evlenme tarihinden yaklaşık 8 yıl 6 ay sonra nüfus kayıtları incelenerek tespit edilmiş ve başlatılan idari soruşturma sonucunda aylığı kesilerek yersiz ödenen miktarın iadesi işlemleri başlatılmıştır”.
d) Bildirmemek Suretiyle Dolandırıcılık
Kanunu bilmemek mazeret sayılamayacağı TCK m.4’de yazılıdır. Dolandırıcılık suçunun unsurları TCK m.157’de ve nitelikli halleri de m.158’de düzenlenmiştir. Kendisine dul aylığı bağlanan veya annesine ölüm aylığı bağlanan, evlendikten sonra aylığı almaya devam eden veya annesi vefat ettikten sonra onun yerine sahip olduğu banka kartı ile maaşı çeken evladının hareketleri esasen ihmal suretiyle gerçekleşmemiş, kendisinin veya annesinin aylık alma niteliklerini ortadan kalktığını bilerek, fakat bu durumu bildirmeyerek, en önemlisi de idarenin bu durumdan haberdar olmadığından ve bir süre sonra haberdar olacağından hareketle para almayı sürdürmesi, hileli davranışlarla bir kimseyi aldatmak sayılır mı?
Esasen burada; iğfal kabiliyetini haiz hileli hareketlerle kamu idaresini aldatmamıştır, ancak bağlı olan dul aylığının evlenmekle kesileceğini bilen ve bu durumu haberdar etmek zorunda olduğuna dair yasaya veya buna uygun çıkarılmış yönetmeliğe veya bir sözleşmeye bağlı yükümlülüğü bulunan veya mirasçısı olduğu annesinin öldüğünü maaş aldığı idareye bildirmek zorunluluğunu gösteren yasa, yönetmelik veya taahhüdün gereğini yerine getirmeyen failin dolandırıcılık suçunun maddi unsuru olan hileli davranışta bulunduğu ileri sürülebilir. Bunun dışında; failin yükümlülüğü yoksa veya kendisinden beyan istenmiş olup da bu konuda kamu........
