Mekke savunma anlaşması
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Arasında Yeni Stratejik İttifak — İran Tehdidine Karşı Koruma mı, Yoksa Yeni Bir Müslüman Savunma Sisteminin Temeli mi?
Mekke-i Mükerreme’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, ilk bakışta üç ülkenin karşılıklı güvenliğini sağlamaya yönelik bir düzenleme olarak görünmektedir. Ancak anlaşmanın siyasi, askerî ve stratejik sonuçları bundan çok daha derin olabilir. Anlaşmanın temel yaklaşımı, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının ortak güvenlik açısından bir tehdit olarak değerlendirilmesidir.
Buradaki en önemli soru şudur: Bu anlaşmanın asıl amacı Suudi Arabistan’ı İran’dan veya İran destekli gruplardan gelebilecek tehditlere karşı korumak mıdır, yoksa bunun arkasında çok daha kapsamlı bir bölgesel strateji mi bulunmaktadır?
Mevcut şartlarda İran, Husiler ve bölgede faaliyet gösteren çeşitli silahlı gruplardan kaynaklanabilecek tehditler, Suudi Arabistan’ın güvenlik hesaplarında kuşkusuz önemli bir yer tutmaktadır. Suudi Arabistan geçmişte füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştır. Dolayısıyla Riyad açısından güçlü bir bölgesel savunma mekanizmasına duyulan ihtiyaç açıktır. Ancak Mekke Anlaşması’nı yalnızca İran’a karşı oluşturulmuş bir savunma düzenlemesi olarak görmek, anlaşmanın gerçek stratejik boyutunu daraltmak olur.
Bu ittifak, birbirinden farklı fakat birbirini tamamlayan üç önemli gücü bir araya getirmektedir. Türkiye, büyük bir askerî güce, gelişmiş savunma sanayisine, insansız hava araçları teknolojisine ve geniş askerî tecrübeye sahiptir. Pakistan, büyük ve profesyonel bir ordunun yanı sıra nükleer silaha sahip tek Müslüman ülkedir. Suudi Arabistan ise güçlü ekonomik kaynakları, küresel enerji piyasalarındaki önemi ve Haremeyn-i Şerifeyn’e ev sahipliği yapması sebebiyle İslam dünyasında merkezi bir konuma sahiptir.
Bu üç ülke arasındaki iş birliği yalnızca resmî savunma taahhütleriyle sınırlı kalmayıp ortak askerî eğitim, istihbarat paylaşımı, siber güvenlik, füze ve İHA savunması, savunma sanayisi ve deniz güvenliği alanlarına kadar genişlerse, bölgede yeni bir stratejik gerçeklik ortaya çıkabilir.
Bu anlaşmanın en büyük gücü savaşmak değil, caydırıcılıktır. Amaç, herhangi bir muhtemel saldırganı harekete geçmeden önce düşünmeye zorlamak olmalıdır. Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’dan birine saldırmanın artık yalnızca tek bir ülkeyle karşı karşıya gelmek anlamına gelmeyebileceği mesajı verilmiş olmaktadır.
Körfez ülkelerinin güvenliği onlarca yıl........
