Yarım Kalmış Şiirler Atlası: İhsan Fikret Biçici
Bazı şairler vardır; şiirlerinişehirlerin nefesiyle yazarlar. Kırlangıçlar ve güvercinler pencere önlerine iliştiğinde, göz açıp kapanıncaya kadar yüreğe damlar dizeleri.
İhsan Fikret Biçici, yarım kalmışlığın atlasını tutanlardandır; ömrünü yarım kalmış dizelerin coğrafyasına dönüştürenlerden. Onun şiiri tamamlanmaya dirençlidir; çünkü bu topraklarda tamamlanmış olan çok az hikâye vardır.
Üstelik bir de değişkendir iklim. İnsan doğasının iklimi de yağmurdan, yazdan, bahardan etkilenir. Gelgitleri olan bir dizi günlük belki de.
bir bakıma tıpkı sen:
alışık olmadığı bir eve
sabah güllerle gelip,
akşam dikenlerle dönen…
Diyarbakır’ın gölgesini sevmişti Biçici. Sur’daki günleri hiç peşini bırakmadı, çocukluğuna yaslanarak yazdı şiirlerini. Bu şehirde gölge serindir ama hüzün ağırdır. Taş konuşur, duvar susar, Dicle içinden geçeni bilir; tarihi ve kederi birlikte besteler. Biçici, bu coğrafyada sevdayı öğrenirken hüznü bir nakkaş titizliğiyle işlemiştir dizelerine. Hep yarım kalan zamanlarda, kadim mekânlarda, hüzne taşlar dizen bilge bir duvar ustası gibi dikkatlidir. Kalbini bilir bu şehrin; Diyarbakır’ın gümüş yüzüğünü çoktan parmağına takmıştır.
6 Mart 1934’te Kunduracı Feyzi Bey ailesinin on çocuğundan biri olarak Diyarbakır’da doğar. Bir şair için doğum yeri tesadüf değildir. Bu şehir insanın sesini erken yaşta içine çeker; taşla konuşmayı, susarak anlatmayı öğretir. Cumhuriyet İlkokulu’ndan Ziya Gökalp Lisesi’ne uzanan gençlik yıllarında, taşın hafızasıyla insanın kırılganlığı arasında gidip gelir. Daha o yıllarda şiirle tanışır, dergiler çıkarır; dizeleriyle şehrin iç sesine kulak verir. Şiir onun için bir kaçış değil, bir yüzleşmedir.
Bir söyleşisinde çocukluğunu ve doğduğu evi anlatırken, hafızanın nasıl bir şiir kaynağına dönüştüğünü fısıldar: Avluda bir serçenin peşinden koşarken kilitlenen kapı, içeride kalan bir çocuğun korkusu, kırılan camdan uzanan bir merdiven… Sur içindeki o ev—Bayram Paşa Camisi’nden Meryem Ana Kilisesi’ne uzanan yol üzerindeki ilk kapı—hayatının ilk şiir mekânıdır. Korku, merak ve kurtuluş; hepsi daha çocukken yerleşir içine. Kendine, şehre ve dostlarına sahip çıkmaya yeminlidir.
Genç yaşta Ankara’ya gider. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde adaletin dilini öğrenir ama şiirin dili Diyarbakır’da kalır. Ankara yıllarında Öncü, Vatan, Son Baskı gibi gazetelerde çalışır. Hukukla hayatın çıplak yüzü yan yana yürür. Bu iki alan şiirini sertleştirmez; aksine insanın yarasını daha görünür kılar. 1966’da yeniden Diyarbakır’a döndüğünde artık biliyordur: Bu şehirden kopulmaz; bu şehir insanın içine işler kendini. Diyarbakır tutkusu, onu daha çok şair yapar, dizelerini güçlendirir, çizgilerini belirginleştirir.
Kışlar amansızdı
baharlar acımasız
Kasırgalar emzirdi, büyüttü bizi
Darası düşülse bile........
