İşaret fişeği atıldı
Birkaç haftadır küresel politik ekonomideki gelişmeleri ele alıyordum. Bu hafta yeniden Türkiye’ye dönüyorum. Türkiye ekonomisi hem savaşın yarattığı yeni dış şoklarla yüzleşmeye başladı hem de uygulanan ekonomik programın nereye varacağı sorusu yeniden gündeme geldi.
Bu kez eleştiri muhalefetten, sendikalardan ya da KOBİ’leri ve emek yoğun sektörleri temsil eden sermaye kuruluşlarından gelmedi. Bankacılık sektörünün önemli bir isminden geldi. İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın açıklamaları, Mehmet Şimşek’in yürüttüğü programın sınırlarına işaret eden önemli bir çıkıştı. Her ne kadar sonradan sözlerinin bir kısmını tadil etmeye çalışsa da bu açıklamalar mevcut programın bir yere varmayacağını gösteren bir işaret fişeği olarak okunabilir.
Aran’ın açıklamalarına gelmeden önce, bir adım geri çekilip, konunun bağlamını ele alalım.[1] Türkiye ekonomisinin 2001 sonrasındaki seyrini anlamak için üç programdan söz edebiliriz. İlki 2000’lerdeki Derviş programıydı. İkincisi, bu programın 2013 sonrasında sürdürülemez hale gelmesinin ardından ortaya çıkan arayışların uç bir biçimi olan Nebati programıydı. Üçüncüsü ise Nebati programını takip eden Şimşek programıdır.
Bu üç program ilk bakışta birbirinden çok farklı görünebilir. Derviş programı IMF destekli bir istikrar programıydı. Nebati programı düşük faiz, rekabetçi kur ve kredi genişlemesine dayanan bir denemeydi. Şimşek programı ise yeniden yüksek faiz, dezenflasyon, mali disiplin ve sermaye girişlerine yaslanan bir restorasyon girişimidir.
Ancak farklılıkların altında ortak bir sınır var: Üçü de Türkiye ekonomisinin dünya iş bölümündeki yerini değiştirecek bir üretim stratejisine sahip değildi.
Derviş programı 2001 krizinden sonra finansal sistemi yeniden düzenledi, kamu maliyesini disipline etti ve enflasyonu düşürdü. Ancak Türkiye ekonomisinin üretken kapasitesini dönüştürecek, özel sektör yatırımlarını verimli alanlara yönlendirecek, sanayide teknolojik dönüşümü sağlayacak bir çerçeve sunmadı. Bu eksiklik tesadüfi değildi. Çünkü Derviş programı bir kalkınma programı değil, bir istikrar programıydı. Özelleştirmeler ve sermaye hareketlerine açıklık bu dönemin temel yönelimleriydi.
Sonuçta TL’nin değerlenmesi ithalatı ucuzlattı, bu sayede enflasyon kontrol altına alındı. Ancak bunun yan etkisi, yerli üretim kapasitesinin aşınması ve cari açığın sistematik hale gelmesi oldu. Ekonomik büyüme giderek sermaye girişlerine bağımlı hale geldi.
Bu model bir süre çalıştı. Ama çalışmasının nedeni Türkiye ekonomisinin üretim yapısını........
