Bu ülkenin sahipleri çiftçi kadınlar
Süleyman Karakul’un resim sergisindeydik. Ne zaman gitseniz daha salona adımınızı atar atmaz şiddetli bir koku ciğerlerinizi doldurur. Üretimin o insanı doyuran kokusu. Sarı buğday başaklarının dolu dolu ağır ağır salınan kokusu.
Çiftçimiz var… kadın çiftçimiz var… ezik… beli bükülmüş… çilekeş… yorgun… emektar… mı???
O mu?
Karakul, İstanbul dükalığının gökdelenlerinden bakmıyor ki kadına… köylüsüne…
Dört duvar beton odanın içinde değil stüdyosu.
Çiftçilerle aynı memleketli.
Çünkü oralı.
Doğum yeri anlamında söylemiyorum.
Vatanı o topraklar.
Türkiye’nin bereketli topraklarının gerçek kadınının yerdeşi.
Erdemli başı dik kadınları tanıyor.
Eli belinde.
Sanki başı göğe erdi erecek.
Hemen konuştum… anlaştım… dinledim:
Ben bu toprağı işliyorum… bu toprağın sahibiyim… bu vatanın sahibiyim… aha işte ondan böyle güçlü basıyorum toprağa diyor resimlerde kadınlar.
Bu topraklar bana üretimi ilk bulan ninemin en büyük ninesinden emanet… diye sesleniyor.
Öyle kıymetli.
Verir miyim ele!
Kocamı oğlumu kınaladım cepheye yolladım düşman üstüne.
Yıllarca dönmediler… bazıları hiç dönmedi.
Ama ülkeyi aç bırakmadım. Aldım dirgeni elime…serptim tohumu…az zorlasanız tekeden teleme bile çalarım!
O kadar, yani.
Bilirim bu işi.
Biliriz bu işi.
Süleyman Karakul’un çiftçi kadınları işte böyle konuşuyor.
Öyle kokuyor.
Mutlaka gidin.
Şöyle tabloların önünde bir durun!
Yalnızca seyretmeyin.........
