Hızır’ı beklemek değil, Hızır olmak
Bu köşede önceki yazılarımızda Hızır inancının teolojik çerçevesini ele almış, Kur’an kıssalarından tasavvufî yorumlara uzanan çizgide Hızır’ın anlamını değerlendirmiş ve özellikle Alevî-Bektaşi kaynaklarında Hz. Hızır anlayışının nasıl şekillendiğini ortaya koymuştuk. Ab-ı hayat içtiğine, ölümsüz olduğuna, darda kalanların imdadına yetiştiğine inanılan Hızır’ın tarihsel ve inançsal boyutunu irdelemiştik.
Bugün ise meseleyi başka bir yerden ele almak istiyorum.
Bizdeki Hızır’ın ab-ı hayat içmesi ve ölümsüzlüğü, sadece biyolojik bir süreklilik olarak okunamaz. Asıl ölümsüzlük, insanın içindeki iyilik iradesidir. İnsanlık sürdükçe sürecek olan şey, bir beden değil; paylaşma ve dayanışma bilincidir. Hızır dediğimiz hakikat, ruhumuzdaki o diri özdür.
ÖLÜMSÜZ OLAN BİR KİŞİ DEĞİL, BİR BİLİNÇTİR
Hızır’ın ölümsüzlüğü, zamandan ve mekândan bağımsız bir bilinç hâlidir. Bir insanın zor anında yanında beliren, hiçbir karşılık beklemeden el uzatan, karanlık bir anı aydınlatan tutumdur bu. Bu nedenle Hızır’ı yalnızca tarihsel ya da metafizik bir şahsiyet olarak görmek eksiktir.
Asıl soru şudur:
Hızır bir kişi midir, yoksa bir ahlâk biçimi midir?
Eğer Hızır’ı sadece dışarıdan gelecek bir kurtarıcı olarak düşünürsek, onu pasif bir beklentinin nesnesine dönüştürürüz. Oysa Anadolu irfanı, Hızır’ı hayatın içinden konuşur. Darda olanın “Yetiş ya Hızır!” diye seslenmesi, aslında insanın insana çağrısıdır.
Ab-ı hayat, insanın insanla kurduğu........
