menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

12 Eylül’ü Nasıl Hatırlıyoruz? Medya Bize Nasıl Anlattı?

5 0
yesterday

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

12 Eylül’ü Nasıl Hatırlıyoruz? Medya Bize Nasıl Anlattı?

 İlkokulun ilk yıllarında bir çocuktum.

O gün sokaklar boştu. Dükkânlar kapalıydı. Her zamankinden farklı, tuhaf bir sessizlik vardı.

Biz yine sokakta oynuyorduk.

Sonra birileri “Haydi, artık içeri girin!” dedi.

“Sokağa çıkma yasağı”ilan edilmişti.Hayal meyal hatırlıyorum o günleri…

Boş duvarlara yazılan yazılar, çizilen resimler…

Çocuk aklımla ne anlama geldiklerinden çok, nasıl yapıldıklarını merak ederdim.

Bayağı ressamlık işi diyebileceğim şeylerdi…

Sonra birileri üzerlerini beyaz boyayla kapatırdı. Bir süre sonra yeniden yazılır, yeniden boyanırdı.

Şimdi aradan yarım asra yakın zaman geçti.

Bildiğimizi ve hatırladığımızı sandığımız 12 Eylül’ün acaba ne kadarı bizim yaşadığımız, ne kadarı yıllar boyunca medyanın bize anlattığı 12 Eylül?

BİR SABAH ANİDEN Mİ OLDU?

12 Eylül 1980 sabahı Türkiye bir askerî darbeyle uyandı.

Kenan Evren başkanlığındaki Millî Güvenlik Konseyi yönetime el koydu. Parlamento feshedildi, hükümet görevden alındı, siyasi faaliyetler durduruldu.

Ama elbette Türkiye 12 Eylül sabahına bir gecede gelmedi.

1970’lerin ikinci yarısında giderek artan siyasi şiddet, sağ-sol çatışmaları, cinayetler, bombalamalar, toplumsal kutuplaşma, ekonomik sorunlar, hükümet krizleri ve siyasi sistemin çözüm üretmekte zorlanması vardı.

Her gün yeni bir ölüm haberi…

Peki insanlar bütün bunlardan nasıl haberdar oluyordu?

Büyük ölçüde gazetelerden, radyodan ve televizyondan.

Yani bugün 12 Eylül’e giden süreci konuşurken yalnızca siyasetçilerden, örgütlerden, askerlerden ve devlet kurumlarından söz etmek yetmez.

Medyanın da o günlerin Türkiye’sinin nasıl algılandığındaki rolünü konuşmak gerekir.

Çünkü medya yalnızca gerçeğe ayna tutmaz. Aynı zamanda bir “kadraj” seçer.

Hangi gerçeği öne çıkaracağına, hangisini geride bırakacağına, hangi sözcüğü kullanacağına, kime mikrofon uzatacağına karar verir.

İletişim bilimlerinde buna kısaca “çerçeveleme” diyoruz.

Başka bir ifadeyle medya yalnızca “Ne oldu?” sorusunun yanıtını vermez.

Aynı zamanda “Olan şeyi nasıl anlamamız gerektiği” konusunda da bize bir çerçeve sunar.

Nitekim 13 Eylül 1980 tarihli gazetelerin haber başlıklarına bakmak bile düşündürücü:

Hürriyet: “Atatürk yolunda devam.”

Tercüman: “Yeni Anayasa hazırlanacak”, “Ordu mecbur kaldı.”

Milliyet: “Evren: Yeni yönetime herkes yardımcı olmalı.”

Cumhuriyet: “Ana hedef Atatürkçülük.”

Şimdi, 46 yıl sonra üzerinde düşünmemiz gereken sorulardan biri belki de şu:

Medya yaklaşan darbeyi yalnızca haber mi verdi, yoksa toplumun darbeyi kabul edebileceği bir iklimin oluşmasına da katkıda mı bulundu?

“ORDUYU İHTİLALLERE BASIN HAZIRLAR”

Yıllar sonra Hürriyet’in patronu Erol Simavi, 3 Mayıs 1988’de Emin Çölaşan’a verdiği röportajda basının Türkiye’deki gücünden söz ederken son derece çarpıcı bir cümle kurmuştu:

“Birinci kuvvet Türkiye’de ordu mu? Hayır. Basındır. İkincisi ordudur. Çünkü orduyu, ihtilallere basın hazırlar.”

Bir medya patronunun ağzından çıkan bu cümle üzerinde uzun uzun düşünmeye değer.

Ve elbette, Simavi’nin kişisel değerlendirmesini bütün basının darbeyi bilinçli biçimde hazırladığının kanıtı sayamayız.

Ama dönemin medya-güç ilişkisini tartışmak açısından önemli bir tanıklık olduğu açık.

Gerçekten medya orduyu darbeye mi hazırladı?

Yoksa toplumun darbeye hazırlanmasında mı rol oynadı?

Her gün ölüm, çatışma, anarşi, siyasi beceriksizlik ve çaresizlik manzaralarıyla karşılaşan insanların zihninde zamanla “Biri artık bu işe el koysun!” duygusu oluşmuş olabilir mi?

Bence 12 Eylül’ün medya açısından önemle tartışılması gereken boyutlarından biri budur.

Çünkü gazetecilik yalnızca doğru haberi vermek değildir.

O haberi hangi bağlam içinde verdiğimiz de gazeteciliğin sorumluluğudur.

Bir toplum korktuğunda, kendisini güvende hissetmediğinde, gelecekten umudunu kestiğinde özgürlüklerinden vazgeçmeye daha kolay razı olabilir.

Gazetecinin sorumluluğu ise belki de en çok böyle zamanlarda artar.

PEKİ O YÜZDE 91 NE ANLATIYOR?

Burada rahatsız edici bir başka gerçekle de yüzleşmek gerekiyor.

12 Eylül, yalnızca askerlerin yaptığı ve toplumun bütünüyle karşı çıktığı bir müdahale olarak hatırlanamaz.

7 Kasım 1982’de yeni Anayasa halkoyuna sunuldu.

Sonuç çok çarpıcıydı: 

Üstelik Anayasanın geçici 1. maddesi nedeniyle Anayasaya verilen “evet” oyu, Kenan Evren’in yedi yıl süreyle Cumhurbaşkanı olmasını da beraberinde getirmişti.

Bugün kökenini ve otoriter niteliğini sık sık tartıştığımız, daha sonra çok sayıda değişikliğe uğrayan 1982 Anayasası, o gün sandığa yansıyan oyların ezici çoğunluğuyla kabul edilmişti.

İlginç ve düşündürücü değil mi?

Ancak sandıktan çıkan yüzde 91’i bugünün serbest siyasal rekabet koşullarında yapılmış sıradan bir referandum sonucu gibi okumak da doğru olmaz.

Siyasi partilerin kapalı olduğu, eski siyasetçilere yasakların getirildiği, Anayasa aleyhindeki propaganda ve eleştirilerin ciddi biçimde sınırlandırıldığı bir askerî yönetim döneminden söz ediyoruz.

“Netekim” akademik literatürde 1982 halkoylamasının özgür ve rekabetçi bir referandumdan çok “plebisit” niteliği taşıdığı yönünde ciddi değerlendirmeler bulunuyor.

O halde yüzde 91 bize ne söylüyor?

Yıllarca süren şiddetten duyulan bezginlik mi?

“Yeter ki düzen gelsin” beklentisi mi?

Dönemin medyasının ve tek televizyon yayıncısı TRT’nin oluşturduğu iletişim ortamı mı?

Belki hepsinden biraz…

TEK SORUMLU MEDYA MI?

Yüzde 91’e giden yolda, bütün sorumluluğu medyaya yüklemek de haksızlık olur.

Çünkü bir tohumun yeşermesi için yalnızca tohum yetmez; toprağın, suyun, havanın ve güneşin de uygun olması gerekir.

Medya belki bunlardan yalnızca biri…

Çünkü 12 Eylül’e uzanan yolun taşlarının 1950’lerden itibaren Türkiye’nin yaşadığı büyük toplumsal değişimlere kadar uzandığı söylenebilir.

Kırdan kente göç, sanayileşme, işçi sınıfının ve sendikaların güçlenmesi, üniversitelerin yaygınlaşması, gençlerin ve farklı toplumsal kesimlerin siyasete daha fazla katılma talebi, çok partili siyasal hayatın henüz güçlü bir uzlaşma kültürü ve kurumsallaşma üretememiş olması…

İdeolojik kamplaşma, siyasi çekişmeler, hükümet krizleri ve çözümsüzlük…

Sokak şiddeti, güvenlik kurumlarının yetersizleşmesi ve yer yer siyasallaşması…

İçeride ağırlaşan ekonomik kriz…

Dünyada ise Soğuk Savaş, ABD-Sovyet rekabeti, NATO, İran Devrimi, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali, dünya ekonomisindeki dönüşüm ve Türkiye’de açıklanan 24 Ocak ekonomik........

© Akademik Akıl