DÜŞMANLARIMIZI NE KADAR DA SEVİYORUZ!
Bu topraklardaki geçmişimiz 10 bin yıl öncesine kadar gidiyor ama, Türklerin kafile kafile yerleşmeleri 1071’den sonradır. Bu sebepten, ‘zulüm 1453’ten sonra başladı’ gibi hain zırvalamalarına kimse itibar etmemeleridir. Yani bu topraklardaki kökümüz oldukça derindir. Ancak, Batılı ‘dostlarımız’ ve yerli işbirlikçilerince, Türk Milleti üzerinde yıllardır bir psikolojik Harbin yürütüldüğü de asla unutulmamalıdır.
Batı ile Haçlı Savaşlarından bu yana bitmeyen bir savaşımız var. Bu savaş 19. Yüzyıla kadar silahlı olarak cephelerde sürmüş; müteakiben, Batı’nın emperyalist kültür politikaları ile bizi içten çürütme siyasetine dönüşmüştür. Bu siyaset, çağdaş bir millet olmak için millî ve manevî değerlerimizi bir köşeye koymak zorunda olduğumuz propagandası ile, Batıcı aydınlarımız eliyle yürütülmektedir!
Atatürk’ün ölümünden sonra ülkemizin, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü eliyle Batı yörüngesine sokulması da hazin bir vakıadır. O tarihlerden yakın tarihlere kadar sürdürülen bu politika millî politikalar uygulamamızı da büyük ölçüde engellemiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı bunun istisnasıdır.
Amerika’ya ve Avrupa Birliği’ne niçin bu kadar çok güveniyoruz?
Bu ‘dostlarımızın’ bir tek millî meselemizde, BM’de oylarını bizden yana kullandıkları vâki midir?
İngiltere 1947 yılında Paris Barış Konferansı’nda, bize sormaya gerek bile duymadan, tarihin hiçbir döneminde Yunanistan’a ait olmamış olan 12 Ada’yı Yunanistan’a vermiştir.
Bu hâdisenin bir hazin tarafı da, İnönü’nün ‘Konferansa biz de katılalım’ taleplerine rağmen, Bakanlar Kurulunu toplayıp, ‘Biz 2. Dünya Harbi’ne katılmadığımız için ganimetten pay almak hakkına sahip değiliz’ konuşmasını yaparak, 12 Ada’nın Yunanistan’a verilmesine en küçük bir tepki bile göstermemesidir. (Yeter Menteş, 9 Eylül Üniversitesi, “Rodos, 12 Ada ve Meis’i Nasıl Kaybettik” konulu araştırma).
İtalyanlarla yaptığımız Trablusgarp Harbi, 1912 yılındaki Uşi Antlaşmasıyla........
