Vicdanların derinliklerinde…
I.
Saraybosna’nın üst mahallelerinden birinde, küçük bir Osmanlı camisinin kapısındayız. Akşam ezanı okunmak üzere. İçeri girmeden önce, kapıda ayaküstü selamlaştığımız yaşlıca bir Boşnak amca, İstanbul’dan geldiğimizi fark edince hızlı hızlı cümleler kurmaya başladı. Kendisi Türkçe veya İngilizce bilmediğinden, biz de Boşnakça anlayamadı-ğımızdan, iletişim kuramadık. En sonunda “Tüh sana!” der gibi bir el işaretiyle içeri girdi. Ezanı okudu, kameti getirdi. Namaz çıkışında, içerideki kadınlı-erkekli cemaat, kapının önünde koyu bir sohbete girişti. İçlerinde, Türkçeyi mükemmel surette konuşan Prizrenli bir teyze de vardı. Kendisine “Ne olur amcaya sorar mısınız, girişte bize ne demek istedi” ricasında bulundum. Adama döndü, söylediklerini dinledi, sonra bize tercüme etti: “Burası sizin ecdadınızın yaptırdığı cami. Madem İstanbul’dan geldiniz, burada şimdi ezanı okumak da size düşer!”
II.
Fas’ın Marâkeş şehrinde bir oteldeyiz. Resepsiyondaki çocuk benim tarihe ilgimin olduğunu keşfedince, harika bir jestte bulundu: “Kutubiye Camii’nin minaresine çıkmak ister misin?” İstemez miyim? Hem de nasıl! “O zaman, namaz vaktinde camiye git. İmamın tam arkasında, müezzin Şeyh Hasan’ı göreceksin. Namazdan sonra herkes dışarı çıktığında, kendisine minareye çıkmak istediğini söyle.” Bu kadar mıydı? Evet, bu kadar. Camiye gittim. Şeyh Hasan’ı buldum. Kendisine, resepsiyondaki çocuğun sözlerini tekrarladım. Gülümsedi. Birlikte herkesin dışarı çıkmasını........
